2 Kasım 2015 Pazartesi

Fiilsiz fail: Abdullah Gül

Herkesin bir Abdullah Gül'ü var bugünlerde.
Bir tek
 Abdullah Gül'ün Abdullah Gül'ü yok.
Artık yok.
O herkesin
 Abdullah Gül'üne uygun
bir poz vermeye çalışıyor.

Siyasi sahneye prens olarak çıktı. Milli Görüş’ün ikinci kuşak yıldızı. Erdoğan olmasa, kuşağın kutupyıldızı. Erdoğan’ın arkasından, kendilerini çocuğu olarak gören Erbakan’ı bir sabah terk ettiği günden sonra, ikinci adam. Uzun yıllar öyle anıldı, kendisi de öyle sanmış, sonradan anladık ki.

Öykü aileden başladı. Elbet. Aile yadigarı siyasal İslamcı sermayeye küresel finans bürokrasisindeki deneyim sermayesini de ekleyerek bismillah demişti siyasete. Arap fonlarıyla Arapça Batı fonlarıyla İngilizce konuşabiliyordu. 1990’lar boyunca akıcı konuşan, lafı dolaştırmadan, karıştırmadan ifade eden bir profil çiziyordu. Mutedil. Mülayim. Munis. Kararlı. Sarih. Müzakereye açık. Bugünkü Abdullah Gül’ün uzun e’leri, ı’ları, yarım cümleleri, totolojileri, en çok 1990’ların Abdullah Gül’ünü hayret ettirir, doğrusu.
Kayıplara karışan bir Gül

E’leri, ı’ları 2000’lerin yarısından sonra uzamaya başladı. Köşk yoluna girdiği yıllarda da Köşk’e çıktıktan sonra da Süleyman Demirel’in ustası olduğu totolojileri sık sık denerken görüldü. Dahası, yeni bir icatta bulundu: Fiilsiz cümlelerle siyasal nutuk. Yarım cümleler. Sadece bir, bazen iki, çok çok üç kelimeden oluşan ibareleri, sağa sola dönerek ve mümkünse gülümseyerek söyler bu yeni  Gül.  Akıcı, ikna edici, sarih cümleler kuran Gül, o aralarda bir yerlerde kayıplara karışmış gibiydi sanki.
90’larda hızla büyüyen bir hareketin prenslerinden biri olarak, belirlenmiş hedeflere doğru kendisine tevdi edilmiş görevleri çalışkan bir liseli gibi canla başla ve şevkle yerine getiriyordu. 2000’lerdeyse artık hedefi belirleyen ve görevi tevdi eden heyetteydi. Küresel finans bürokrasisinin çıraklığından, küresel siyasal operasyonların mutemet kadrosuna kurucu olarak katıldı. İkinci adam. Hem isim, hem sıfat olarak. İkincilikten gocunacak biri gibi durmuyordu, en azından başlangıçta.
Başbakansız Başbakanlık
Daha başlangıçta, en başta, birinci adama, Recep Tayyip Erdoğan’a  emanetçilik yaptı. Kardeşlik. İlk kardeşlik, AK Parti ilk seçimini kazandıktan sonra, Erdoğan’ın seçim yasağının kaldırılmasını beklerken. Erdoğan seçildi ve Gül görevini, Başbakanlığını sahibine devretti. Seve seve. Başbakanlığın başbakanlık yapılmadan da yapılabileciğinin ilk uygulamasıydı bu. Güvenilir emanetçi. Becerikli dublör. Usta nöbetçi. Mevki makamın değil, ilkelerin adamı. Tüm heyet öyle tanımlıyordu kendisini.
Sonra cumhurbaşkanlığı nöbetini aldı. Yedi yıl, koltuğun asıl sahibinin koltuğa oturmasını bekledi. Cumhurbaşkanlığının cumhurbaşkanlığı yapılmadan yapılabileceğinin uygulamasıydı bu da. O hâlâ Milli Görüş’ün prens kardeşliğine bağlı göründü tüm o süre boyunca. Sonra bağlılığının karşılığını beklemişti, anladık. Bekledi, olmadı.

Kardeşlik ve iktidar
Recep Tayyip Erdoğan, onu cumhurbaşkanlığına aday gösterirken, “Kardeşim Abdullah Gül” diye tanıtmıştı. Adını herkes biliyordu elbet, vurgu “kardeşlik”teydi. Din kardeşliği ve siyasal kardeşlik üst üste binmişti ifadede. İlk kardeşliği, başbakanlıkta, ikinci kardeşliği cumhurbaşkanlığında yaptı Gül. İlkini hiç teklifsiz terk etti Erdoğan’a. İkinciyi Erdoğan hiç teklifsiz alıverdi elinden. Beklediğiyle kaldı. Fakat ne beklediğini kimse bilmedi. Kendisi bile.
Kendisine cumhurbaşkanlığının, kendisinin de kurucusu olduğu siyasal kardeşler heyeti tarafından yaptırılmadığını anlamış mıdır? Hayır, çünkü yaptığının hatalı olduğundan hiç kuşkulanmadı. İnternet yasakları ve  yüksek yargı heyetlerine ilişkin yasal düzenlemelerde “anayasaya aykırılık” olduğunu, hem de 10’dan fazla noktada olduğu bizzat kendisi tarafından ilan edilmişti. Kardeşlik çerçevesinde düzeltilecekti her şey. Onayını veriverdi, veto kardeşliğe sığmazdı. Bu hem cumhurbaşkanlığının hem de parlamentonun baypas edilmesi demekti. Erdoğan Çankaya’ya çıktığında noterleşmiş cumhurbaşkanlığı ve çoktan postacılaşmış parlamento hazır idiyse, bunda kardeşi Gül’ün payı büyüktü.

Ben tek, hepiniz ikinci
Birinci adamlığa yükselince ikinci adamlığı da kaybetmiş olması, Milli Görüş’ün kardeşlik kelimesine yüklediği eşitlikçi vurgunun, iktidar tasarımındaki tekçi hiyerarşi karşısında hükümsüz kalmasının sonucuydu. Tek olana karşı hak talep etmenin mümkün olmadığı bu tasarımda, ya herkes ikinci adam olmayı kabul edecek ya da adamlık dairesinden çıkacaktı. Partisindeki herkes gibi olmayı kabul etmedi, o sıfat olarak da adlı adınca da İkinci Adam olmak istiyordu. İşte o istekle, hem isteyip hem söylememekle, sağduyunun sesi olmayı, totolojisiz konuşmamayı, e’lere, ı’lara yaslana yaslana beklemeyi öğrendi. Sağduyunun ve totolojinin bütün kusurları o yıllarda üstüne oturdu, kimilerine erdem gibi görünen, görünmese de gösterilmeye çalışılan kusurlar.
Şimdi dairenin hemen dışında, totolojileri, yarım, fiilsiz cümleleri, munis, mülayim, mutedil gülüşüyle bekliyor.

Munisliğe sığmayan öfke
Deneyimli bir Kürt politikacı, Ahmet Türk, Abdullah Gül’ün dilinin temizliğini övmüştü bir keresinde.  Aynı Abdullah Gül, “İntikamı misliyle alınacak” cümlesini kurarken, sağduyunun nasıl kabalıklara yol açabileceğini de örnekliyordu. İntikamlı cümle uzun yıllar akılda. Hâlâ da Kürt meselesinde “Güzel şeyler olacak” sözüyle başlayan bir iyimserliğin bittiği uçurum olarak anılır. Akılda kalma sebebi, sözün ağırlığı kadar, tam da o yıllarda artık fiilsiz cümle kurmaktan vazgeçmesiydi biraz da. Bir şey demezken demezken birden bire bir savaş cümlesiyle çıkmıştı huzura.
Munis, mutedil, mülayim kamusal maskenin altında yatan bu öfkeli yan, bir keresinde de eşine yönelik bir el hareketinde kendisini gösterdi. “Yürüsene kadın!” gibilerinden… Munis, mutedil, mülayim yan böylesine abartılı vurgulanmasa, öfkeli yan böylesinek  akılda kalıcı olmazdı muhtemelen. Kürt ve kadın, Türk sağ siyasetinde öfke hedefi olarak baştan tescillenmemiş midir nihayetinde? Unutulur gider.
Munisliğini gösteren biraz munislik rolünü abartmasıysa, biraz da Erdoğan'ın öfkesi. Kendisi sayesinde değil, Erdoğan sayesinde görünüyor. O seve seve üstüne aldığı sayeyi ne Başbakan iken ne Cumhurbaşkanı iken atlatabildi. Üstündeki gölgeyi içinde taşıyor. Konuşurken zaman zaman beliren gölge o. Sertliği, bir bakış, bir el işareti, bir baş çevirmeyle beliriyor, belirip kayboluyor.
Herkesin Gül’ü
Siyasal çaresizliği, sabırlı siyaset ambalajıyla dolaşımda tutulmak isteniyor, o da onaylıyor bu isteği; fakat ne tedavülü sağlayanlar ne de kendisi bir siyasal çare peşinde olduğuna dair güveni ekleyebiliyor bu tiyatroya. Bu tiyatroda ikinci adamlık, isim olarak da sıfat olarak da silindi çoktan. Daha doğrusu, tek adamlığa geçildi ve kalan herkes ikinci adam oldu. Faillerinden biri olduğu süreçte fiilsiz kaldı.
Herkesin bir Abdullah Gül'ü var bugünlerde. Bir tek Abdullah Gül'ün Abdullah Gül'ü yok. Artık yok. O herkesin Abdullah Gül'üne uygun bir poz vermeye çalışıyor. Herkes aldığı pozu kadrajlayıp bir fotoğraf elde etmeye çalışıyor… Çabanın büyüklüğü ne olursa olsun ortaya ertelenmiş beklentilerden ve gecikmiş müdahalelerden başka bir albüm çıkmıyor. Yatırım büyük. Fakat olmuyor. Doğrusu, olmayınca olmuyor.

0 yorum:

Yorum Gönder