20 Kasım 2015 Cuma

Sonsuz gözaltı

Hayrettin Eren

Bu kötü gazete yazısı dört yıl önce yazıldı. Devletin ölüm siyasetinin aramızdan aldıklarının hesabını sormak isteyen
Cumartesi İnsanları'nın Hayrettin Eren için oturduğu güne binaen.
Yarın, 21 Kasım 2015 Cumartesi günü  saat 12'de
yine oturulacak aynı yerde, aynı nedenle. 
Dört yılda devletin ölüm siyasetinde bir değişiklik mi oldu?
Mezarlar bombalanıyor, ölüler ülkeye alınmıyor, ölüler evlerinden çıkarılamıyor, buz dolaplarında saklanıyor... İzahat hep aynı, 12 Eylül ezberinin değişkeleri: "Terörle mücadele ediyoruz." 
Evet, bu bir terörle mücadele meselesi gerçekten de, devletin kendi ilan ettiği hukuka bile uymamasıyla, elindeki fiziksel ve sembolik şiddet araçlarını hiçbir kural gözetmeden pervasızca kullanmasıyla ortaya çıkan bir terör. Aklımızı, ruhumuzu ve hayallerimizi kaybetmemek için karşısında mücadeleye mecbur olduğumuz bir terör. 






Bir zulüm usulü olarak sonsuz gözaltı
*
Türkiye son birkaç yıldır bir tutuklama cumhuriyeti gibi. Her gün, her an bir yerlerde, birileri siyasi nedenlerle gözaltına alınıyor. En son bu hafta bitmeyen, bitecek gibi durmayan KCK dalgalarından birini yaşadık. Fakat bu yazı bundan söz etmeyecek. Yoğun ve yaygın gözaltından değil, sonsuz gözaltından söz edecek. Bugünkü her gözaltı haberinin yarattığı korku, sıkıntı ve isyanın nedenlerinden birinden. 

** 
Siyaset etmek, öldürmek demek. Siyaset meydanı da idamın uygulandığı yer. Osmanlı’nın idam, yani siyasi cinayet için icat edip kullandığı alabildiğine gerçekçi yani acımasız bir terim. Modern iktidarlar yasal öldürme kudretlerinden yakın zamanlarda vazgeçmeye başladı. Türkiye dahil. Hepsi de idamı kaldırmadan önce cömertçe kullandı bu kudreti, vazgeçmeyen de çok. Sadece İran ya da Suudi Arabistan değil, Kendilerine farklı tanımlarla da olsa demokrasi diyen iki büyük güç, Çin ve Amerika mesela. 


** 
Fakat bazen ölüler, sadece öldürülmüş olmakla iktidarın istediği sonuca ulaşmasına izin vermezler. Bu durumlarda iktidarlar ölümle baş etme, ölümden umdukları faydayı azamileştirme yollarını ararlar. Bulurlar da. İki yol bulundu. Biri öldürüleni, ölüsüne sahip çıkmak isteyenlerden kaçırmak. Bu elbette modern bir icat değil, ama modern zamanlarda da geçerliliğini korumuş bir icat. Kanuni Sultan Süleyman ve devrinin beyleriyle alimleri, Oğlan Şeyh İbrahim Maşuki’yi yargılayıp siyaset ettikten sonra Marmara’ya attı örneğin. İki defa yargılanmıştı, iki defa öldürülmüş oldu. Korkuları vardı. Ölünün mezar yeri, canlısının yarattığı devlet/hükümet karşıtı etkiyi yaratmaya devam edebilirdi. Aynı usulü Barrack Obama yönetimindeki Amerikalılar, eski müttefikleri Usame Bin Ladin’e uyguladı daha bu yıl. Evet, iktidarlar sadece dirilerin değil, ölülerin muhalefetinden de korkabilirler. 


** 
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de örnekler çok: Şeyh Sait ve Seyit Rıza’nın idamlarından sonra nereye gömüldüklerini bilmiyoruz. Said-i Nursi de 27 Mayısçılar tarafından mezarından çıkarılarak bilinmeyen bir yere gömüldü. 


** 
Bir vahim usul daha var: Canlıyken alıp yok etme. Özellikle 12 Eylül’den sonra “gözaltında kayıp” adıyla, faili meçhullerle birlikte yaygınlaşıp yoğunlaşan bu uygulama, hem siyasi ölüden duyulan iktidar rahatsızlığını gösterir, hem de zulmü derinleştirmenin bir tekniği olarak iş görür. Faili meçhullerde de gözaltında ölüm ve kayıplarda da devletin egemenleri, uygulamak istedikleri siyaseti, canlarını sıkabilecek yargısal (tartışmasız yanlarında olduğuna bile) prosedürler yüzünden geciktirmeye niyetli olmadıklarını beyan ederler. Böylece hem yargısal ayak bağlarından kurtulmuş, hem de siyasete soyunan kişi ve gruplara, yas imkânını ortadan kaldırarak, ürkütücü bir gözdağı vermiş olurlar. Gözaltında kayıpta hem idamın hem, hem yargısız infazın hem de faili meçhul cinayetlerin ağırlığı duyulur. Egemen güçler açısından kudret gösterisinin ve siyaset tekellerini kafalara iyice kazımanın bir aracıdır. 
** 
Bu zulüm araç ve usulleri, zulme uğrayanların hak arayışı imkân ve güçlerinin ne kadar zayıf olduğunu da gösterir. Yani toplumun. Amaç muhalifleri yalnızlığa, umutsuzluğa ve çaresizliğe itmekse, bu başarılmıştır. Kaybedilenin, hükmedilen toplumdaki birinin kardeşi, birinin can ya da siyasi yoldaşı, birinin babası, birinin sevgilisi, birinin oğlu ya da kızı… olduğunu bilir kaybeden güç. Yine kimsenin kendi başına bunların gelmesini istemediğini bilir. Özellikle 12 Eylül sonrası baskıcılığının sol/sosyalist kişi ve gruplara karşı etkili bir aracı olan, 90’lı yıllarda hem sol/sosyalist kişi ve gruplara, hem de Kürt siyasi taleplerini dillendirenlere karşı fabrikasyona geçen faili meçhul ve gözaltında kayıp usulü, son yıllarda terk edilmiş görünüyor. Nitekim bugünkü hükümet de (yürütülen seri ve yoğun gözaltılara itirazları da duymazdan gelip) “Bizim dönemimizde gözaltında kayıp yok” diye övünerek öncekileri yermeyi pek seviyor. Fakat hükümetler gökten zembille inmezler. Hiçbir hükümet, bu toplumun içinde örgütlenip gelmiş hiçbir siyasi güç, bu sorumluluktan kurtulamaz. Başka iktidarları suçlamak yetmez, çünkü o “başka”lar aynı devletin iktidarlarıydı. “Devlette devamlılık” bu demek değilse, hiçbir şey demek olamaz. Sorumluluğun ne olduğu basit: Faili meçhul ve gözaltında kayıp dosyalarının peşine düşülmesi, aydınlatmak için çalışılması. Bu zulüm biçimlerinin bir daha canlanmayacağına dair umut yeşerecekse, bu aydınlatma prosedürünün başlatılıp sonlandırılmasıyla yeşerebilir. Söz yetmez. Çünkü onlar sözle öldürülmedi, kaybedilmedi. 
** 
Faruk Eren, tam 30 yıldır bütün ailesi ve dostlarıyla birlikte ağabeyi Hayrettin Eren’i  arıyor. Başka yüzlerce kişi gibi. Hayrettin Eren 21 Kasım 1980’de gözaltına alındı, o gün bugündür haber yok! Dünyanın en uzun gözaltılarından biri bu. Sonsuz gözaltı. 

Cumartesi Anneleri yarın Hayrettin Eren için oturacak. Faili meçhuller ve gözaltında kayıplar, otoriter-tekçi siyasetlerin çoğul kardeşlik siyasetlerine karşı silahı. Kardeşimizi kaybedenlerin istediği şey, aslında hepimize kardeşliği kaybettirmek, kardeşlik imkânlarını toplumdan kazımak. Onlar kazanmamalı.

25/11/2011, Radikal Gazetesi

0 yorum:

Yorum Gönder