3 Ekim 2013 Perşembe

Başörtülü generale engel ne?

Paketinin getirdiği ilerlemeler tartışılırken 

pösteki sayar gibi 

ne geldi ne gitti saymayacaksak eğer, 

ilkelere bakmalıyız. 

Başörtüsüne izin verilmeyecek mesleklerle 

verilecekleri ayıran hukuki bir ölçü yok, örneğin. 

Perakende usulde 

demokrasi inşasına girişildiğinde 

sorun çözmekten çok 

sorun çıkaracağını göstermesi açısından 

hayli olumlu bir paket bu. Boşluğuyla dolu.

 (2 Ekim 2013, Radikal)






Demokratikleşme paketi ya bu, işte, Kürt sorununda çözüm engellerini temizleyecek, Müslüman olmayan azınlıkların sorunlarını hafifletecek, ayrımcılık belasını def imkânlarını arttıracak, adaletsizlik şikâyetlerinin duyulduğunu gösterecek, devlet şiddetinin hukukla terbiyesine ikna edecek, hasılı bizi daha rahat ‘biz’ demeye yaklaştıracak yasal ve idari işlem ve eylemler çıkacaktı paketten. Haber üstüne haber yağdırıldı, hazırlayanlar tarafından kâh fısıltı kâh gümbürdeyen demeçlerle. Sonra da işte beklenen an geldi, açıklama yapıldı.
Elde ne var? Bakalım.
Önce bir öykü, Şirazlı Sadi’den:
Bir çocuk varmış. Saklanan şeyleri, saklayanlara sora sora bulurmuş. Babası da çocuğun bu hüneriyle geçinirmiş. Bu çocuk son tahmin hariç, her şeyi bilirmiş. Son tahminlerini de ikili yaparmış. Bir gün yine bir hana gitmişler. Adam çocuğun bu özelliğini anlatmış. Deneyelim demişler. Çocuğu ve adamı dışarı çıkarmışlar. Bir şey saklayıp çağırmışlar. Çocuk sormuş sormuş, “Sakladığınız şey yuvarlaktır” demiş, aferini almış. Sormuş sormuş, “Sakladığınız şey sert bir şeydir” demiş, aferini almış. Sormuş sormuş, “Ortası deliktir” demiş, aferini almış. Sormuş sormuş, “Şu anda bir kişinin avuçlarındadır” demiş, aferini almış. Herkes heyecanlanmış. Çocuk bildi bilecek. Sormuş sormuş ve söylemiş: “Sakladığınız şey ya yüzüktür” demiş “ya da değirmen taşı.”
Bakalım, kaç aydır bizden saklanan paket yüzük müymüş, değirmen taşı mıymış?
Paketin tebliğ usulüyle ilanına değinmeyeceğim. Pakette var deyip olmayanlara girmeyeceğim, cemevlerinin statüsü, dedelere maaş, bebelere balon filan. Hacı Bektaş Veli adı neyine yetmiyor Alevilerin? Yavuz adını duyunca o kadar kargış ettiklerine göre, bu adı duyunca da alkış etmeliler, değil mi? E geçelim.
Başörtüsünde prensip ne?
İktidar partisine en yakın demokratik hamleye bakalım: Başörtüsü artık kamuda serbest. Gibi. Çünkü üç yerde yine serbest değil: Yargı, emniyet ve ordu. Başörtülü kadın, hâkim, savcı, polis ve asker olamaz. Şimdi, başörtüsü yasaklanabilir mi? Bu son demokrasi paketine göre, evet: Başörtüsünün yasaklanması normaldir! Sebep? Üniforma giyilmesi gerekli mesleklerde olmuyor.
‘Sivil polis’ diye bir şey olduğunu söylemeyelim hiç. Yargıcın cüppesi dışında bir üniforması bulunmadığını, açık ya da kapalı başın cüppenin bir parçası sayılmadığını da söylemeyelim. Cüppe ‘üniforma’ ise giyen avukatın niye başörtülü olabileceği sorusunu da kendimize saklayalım. Sadede gelelim: Artık, AK Parti tarafından ilan edilmiş demokratikleşme paketine göre diyebiliriz ki, başörtüsü öyle her yerde de giyilmez canım efendim! Peki her yerde giyilmezse, niye öğretmenlikte, doktorlukta, hemşirelikte -ki o da beyaz önlüğüyle, kepiyle bir üniformadır aslen-, gişe memurluğunda filan giyilebilir? Ayrımın açıklaması ne? Özgürlük bir kuralsa, istisnanın makul bir açıklaması olmalı değil mi? Bu birçok Sünni fakihin kadınlara uygun olmayan mesleklere dair içtihatlarından mı böyle oldu, yoksa ‘derin devlet’le bir anlaşma yüzünden mi? ‘Ergenekon’dan sonra hem de? Peki kuralı da istisnası da açıklanamayan şeye ne diyeceğiz, yüzük mü değirmen taşı mı? Hançer mi defne dalı mı?
Başörtüsü örneği, hükümetin diğer açılım paketlerinin çoğunda olduğu gibi ilkelerin, prensiplerin iktidarı değil, hesabın kitabın, pragmanın, kısa vadeli çıkarların iktidarı olduğunun en iyi delili. Diğer birçok maddede de bu ‘ilkesizlik’ ve ilkesizliği gizleyen perakendecilik işletilerek oluşturulmuş.
Hak iadesi mi, ihsan mı?
İkinci örnek Mor Gabriel. El konulmuş mülklerin sahiplerine iadesi etrafındaki övgüleri -ki süreci başlatmak ne kadar övgüye değer idiyse, gidişattaki sıkıntılar da o kadar eleştiriye açık- biz de kabul edelim, sonra da Mor Gabriel örneğine bakalım: Ne açıklandığını anladık mı? “İade edeceğiz.” Nokta. Dediğimizi yaparız. Fakat nasıl’ı önemli değil mi bu işin? Yargıtay’ın mala göz koyan Hazine’yi haklı bulurken başvurduğu deliller ve hukuki argümanların haksız, adaletsiz ve geçersiz olduğunu ortaya koyacak bir düzenlemeyle mi? Saçmanın saçması bir zulüm aygıtı olan 1936 beyannamesi çöpe atılarak mı? Lozan’da ‘unutuldukları için’ her tür haksızlığa uğrayan Süryanilere yasal statüler verilerek mi? Yargıtay’ın utanç verici 1974 tarihli içtihadı birleştirme kararının, yurttaşları ‘yabancı’ diye damgalayan kararın ilgası yoluyla mı?
Demokratikleşmeyse bu, demokrasi ve halk düşmanlığının bu yapısal özelliklerden kaynaklanan zulüm aygıtlarının tasfiyesi gerekmez mi? Bunlar yoksa nasıl iade edilecek? Tek yol kalıyor: İhsan. Hukuksuzluğun yıktığını hukukla düzeltmeyecekseniz, yaptığınız şey en iyi ihtimalle ihsan olur. İhsan, kudreti gösterir, yani hukuksuz işlediğinde zulmü oluşturan gücü.
İki ‘karar’ın da özelliği ortak: Bir ilkeye dayanmıyor, güce dayanıyor. Gücünüz biter, ilkeler kalır. Ayrıca ilkesiz güçle veren, aynı şekilde alır da; o yasakları koyanlar da öyle yapmıştı, o mallara el koyanlar da.
Bu babın son notu: Ruhban Okulu niçin açılmaz? 1974 içtihadını oluşturan Yargıtay zihniyetinin oyundan çıkarmak istemediği “mütekabiliyet” mantığı yüzünden mi?
Özgür harfler
‘Kürtçe açılımı’na bakalım: Harflar, w, x, q paket açıklanana kadar ‘yasak’ mıydı? Peki geçen yıl nasıl seçmeli ders başlattınız? Ondan önce TRT Şeş’i nasıl kurdunuz? Yasakları çiğneyerek mi? Yasaları, yasakları çiğneyen iktidar mı olurmuş? İlkeler değil, güç önemliyse olur, hukuk devleti değil, olağanüstü hal devletiyse…
Kürtçenin şu kolejine de bir bakalım, çünkü orada da ‘ilerleme’ denilen yerde büyük bir boşluk duruyor:
Başta Başbakan olmak üzere AK Parti’nin üst düzey yöneticilerinin önemli bir kısmı, her fırsatta eğitim-öğretim dilinin Türkçe olduğunu ve değişmeyeceğini vurguluyor. ‘Özel okulda Kürtçe eğitim öğretim’ ne ola ki o zaman? Eğitim öğretim dili Türkçe kaldıkça, okulda seçmeli dersten öteye nasıl bir anlam taşır? Bu şekilde Kürtçe eğitim öğretim, Kürtçe öğrenmek isteyen Kürt olmayanlar için önerilebilir belki, fakat Kürtler için anlamı ne? “Kürtlere mi soracağız” diyorsanız, başka tabii ki. ‘Özel’ oluş, yani para meselesine hiç girmeyelim. Seçmeli ders “Kürtçe okula, bir devlet mekânına girdi” denilerek sembolik açıdan kıymetli bulunabilirdi, burada ise ‘sembolik’ adım, en fazla “Kürtçe eğitim öğretim yapılamaz” şiarını güzelce örtmeye yarar, bir işe yararsa.
Hasılı, başörtüsü özgürlüğü meselesinde de, mülk iadesi konusunda da Kürtçe mevzuunda da sorun hep aynı: Prensipler durduğu yerde duruyor. Hukuk üretilmek yerine, sahip olunan siyasal güç kullanılarak bir dekor kuruluyor. Önüne geçilip ‘Demokrasi hatırası’ fotoğrafı çektirilen dekor.
Son olarak, ‘Andımız’ var. Evet, pakette ilkesel olarak da uygulama olarak de eşit olan bir iş bu. Çok güzel. Devamını ilkesi de uygulaması da eşit olan öbür meselede beklemeliyiz: Zorunlu din dersi. Sadece Aleviler için filan da değil. Özgürlük fikrinin benimsendiğinin temel ölçüsü olarak.

Hasılı, son zamanların en olumlu paketi bu: Perakende usulde demokrasi tesisine girişildiğinde sorun çözmekten çok sorun çıkaracağını göstermesi açısından hayli olumlu. Boşluğuyla dolu.

0 yorum:

Yorum Gönder