21 Mart 2012 Çarşamba

Kenan Paşa'nın savunması iddianame oldu


12 Eylül iddianamesi, darbecilerin koruduğu çıkarlara, kurduğu kurumlara ve oluşturduğu hukuka yaslanarak onları yargılamaya çalışıyor. Bu imkansız. Dava “insanlığa karşı suç”tan açılmalıydı. Çok daha fazla sanık olmalıydı. “Karanlık dosyalar”ın ve arşivlerin açılması istenmeliydi. Kenan Evren’e, “Kendi aleyhine bir iddianame yazmaya mecbursun” denilseydi, ancak bu kadarını yazabilirdi…


12 Eylül iddianamesi çıkmadan şu soruları sormuştuk:Darbenin nedenini, koruduğu çıkarları ve ürettiği kurumları paylaşanlar, koruyanlar, onu yargılayabilirler mi? Darbe 12 Ocak kararlarını koruma amaçlıydı,  o kararlar da yargılanacak mı? Darbenin ekonomi sorumlusu atadığı Turgut Özal ve savunduğu değerler bugün hükümet tarafından paylaşılıyor, bu ortaklık nasıl açıklanacak? Darbenin anayasasının şemsiyesi altındayken, anayasa kaldırılmamışken, o anayasanın kurduğu yargı sistemiyle o darbe nasıl yargılanacak? Darbenin kurduğu bütün kurumlar (YÖK örneği yeterli) sahiplenilmişken ne sorulacak Kenan Evren’e? Sol ve sosyalist kitap, kişi ve örgütlerin tamamını toplumun kılcal damarlarından söküp atmış Kenan Evren, İdris Naim Şahin’in arkaik komünizmiyle gurur duyardı, neden daha çok temizlik yapmadığı mı sorulacak? Kürt sorununun savaş haline dönüşmesinin ana müsebbibiydi 12 Eylül’ün yasak ve zulümleri, o da, “Tek dil, tek ülke, tek bayrak” diyordu. Bugün de aynı fikir paylaşılıyor, bugün aynı şeyi söyleyenler ve aynı politikaları uygulayanlar da yargılanacak mı?
Özetle, Kenan Evren, “Teröristtiler, vurduk” diyecek, daha dün Uludere’de, “Terörist sandık, vurduk” diyenleri kendine şahit göstermeyecek mi?


İDDANAMEDE NE NEDİR?
İddianame, bu soruların haklı ve karşılıksız olduğunu gösterdi. Adım adım gidelim:
 “Şüpheliler” olarak Tahsin Şahinkaya ve Kenan Evren var. Peki, dönemin sıkıyönetim komutanları, valiler, ceza ve tutukevleri yöneticileri, bakanlar ve mesela önemli bir figür olarak Başbakan Bülent Ulusu. Neredeler? Dönemin işadamlarını saymıyorum bile…
İddianamede sevk maddesi olarak 765 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 146, 80, 31 ve 33. Maddeleri gösteriliyor. Neyi yargılıyoruz biz? 12 Eylül sadece demokrasinin askıya alınıp seçimlerin yasaklanması değildir; insanlığa, topluma, siyasetçilere ve özellikle de Türk ve Kürt sosyalistlerine karşı suçtur. Eski TCK’ya hakim olan suçlama mantığı, ceza maddelerinin düzenlenişi ve yargılama kuralları bu davanın tamamlanmasına yetmez. Örneğin, eski TCK’da zamanaşımını kesecek hangi argümanı üretirseniz üretin, mutlak zamanaşımı engeliyle karşılaşırsınız. Çare yeni TCK’da mevcut. Yeni TCK’nın “insanlığa karşı suçlar”ı düzenleyen 77. Maddesine başvurularak 12 Eylül yargılaması sağlıklı biçimde tamamlanabilir. Yeni TCK madde 77, insanlığa karşı suçlarda zamanaşımı işlemeyeceğini hükme bağlıyor. Maddedeki suç tanımları da 12 Eylül döneminin fiillerinin neredeyse tamamıyla örtüşüyor.
“Suç tarihi” olarak, 02/01/1980-12/09/1980-06/12/1983) arası zikrediliyor. İlk tarih, uyarı mektubu tarihi, son tarih ilk serbest genel seçimin tarihi. Bu ironik: Seçimler, 12 Eylül’ün yaptığı anayasa şemsiyesi altında yapıldı; anayasa suç muydu, değil miydi? Aslında, 12 Eylül’ün gerçekten yargılanması için 12 Eylül anayasasının yok edilmiş olması gerekir. Aksi halde durum, “kendi kuyruğundan kendisini yutmaya başlayan balık” meseline dönüşür.

DELİLLER
Deliller bölümünde hayal kırıklığı yaratan şu: Darbeci paşalar, TSK’yı yönetiyorlardı. Genelkurmay arşivlerinde o döneme ait çok sayıda bilgi ve belge bulunuyor olması gerekir. Peki, dönemin örneğin hiç değilse iddianamede belirtilen suç tarihleri arasındaki Genelkurmay evrakı neden toplanmadı? Son dört yıldır kozmik odalardan tarlalara kadar her yeri basıp arayan yargı, neden burada bu basit delil imkanını değerlendirmemiş? Yoksa o arşivlerde görülmemesi gereken şeyler mi var?
Darbenin devirdiği, seçilmiş hükümetin başbakanı Süleyman Demirel’in anı, görüş ya da ifadesinin esamesi yok ki, diğer politikacıları soralım.
STANDART 12 EYLÜL KRONOLJİSİ
İddianamenin II. Bölümü, darbe öncesi önemli olayları ele alıyor.
Girişte, öğretmenlerin (solcular TÖB-DER. sağcıların ÜLKÜ-BİR olarak) ve polislerin (solcuların POL-DER, sağcıların POL-BİR olarak), karşıt görüşlü gruplara ayrıldığı, diğer meslek gruplarının da aynı durumda bulunduklarından dem vurulduktan sonra, ekonomik kriz ortamının etkilerine geçiliyor ardından kurgu tamamlanıyor: Büyük olaylarda herkesin gördüğü failler bir türlü yakalanamıyor, bazı olaylarda bizzat güvenlik güçleri kullanılıyor, bunların ülke yönetiminin askerlerin eline geçmesini isteyenler tarafından yapıldığına hükmediliyor ve şöyle bağlanıyor: “şüphelilerin denetiminde bulunan askeri yönetiminse, ülkenin kaosa sürüklenerek darbe şartlarının oluşmasını bekledikleri sonucuna varılmaktadır.”
Ardından vakalar sıralanıyor: 1 Mayıs 1977, postayla gönderilen bombalar, 16 Mart katliamı, 1978 Sivas olayları, Kahramanmaraş olayları, Abdi İpekçi’nin öldürülmesi, Çorum olayları, Fatsa Operasyonu, Cumhurbaşkanlığı Seçimleri, Erbakan’ın (MSP’nin Konya mitingi)…
BİR “SAĞ TEORİ”NİN İDDİANAME HALİ
Artık bir tür “resmi tarihin 12 Eylül kronolojisi” haline gelmiş bu değerlendirmede sorun şu:
Maraş gibi önemli bir olayda, daha iki hafta önce bir gazetede (Radikal) çıkan bir yazı dizisi delil; zamanında yapılan Maraş yargılamasının dosyası değil. Ökkeş Kenger (Şendiller) ve dönemin MHP’lileri bir tür tanık olarak yer alıyor; haliyle onların çoğunluğu suçlamalardan kurtulmak için anlattıkları şeyler, “Maraş teorisi” olarak iddianamede yer almış oluyor. Fatsa ise “kötü sol kabus” olarak güzelce tasvir edildikten sonra, askerin oraya müdahalesi, “Siyasilere mektup verebilen, henüz sıkıyönetim bile ilan edilmeden Fatsa’da hemen işi bitiren güç, Maraş’a niye etmedi” sorusuyla bağlanarak kuvvetli bir delil bulunmuş oluyor. Fakat iddianameden hangi dönem hangi hükümetin bulunduğunu, müdahale için siyasi talimatlar verilmiş olup olmadığını anlamak mümkün değil. Mevcut anlatımla söylenecek tek şey var: Kenan Evren da aynı şeyleri anlatacak, “İşte o yüzden yaptık” diyecektir, nitekim 12 Eylül sonrası gece gündüz burada anlatılanları anlattı Kenan Evren. Bu yüzeysel incelemeyle iddianamenin bu bölümünün, “12 Eylül’ün oluşumuna dair sağ teoriyi”, yani darbenin yapılış öyküsünü, darbeye karşı iddianameye çevirmiş olmaktan başka bir şey yapmış olmuyor.
KENAN PAŞA DA DENGECİYDİ
İddianamenin VI. Bölümünün “1.Askeri Darbe Yönetimince Gözaltında ve Cezaevlerinde İşkencelere Dair İşkence Mağdurlarının Beyanları” başlıklı kısmı okununca, en çok ve ağır işkenceleri MHP’lilerin gördüğünü, solcuların da arada kaynadığını düşünebilir insan. Hatta “işkenceci solcular”dan bile bahsediliyor! Olay anlatımında olduğu gibi işkence anlatımında da “sağ teori” desteklenerek, 12 Eylül’ün “siyasi soykırım”ı, yani (Türk ve Kürt) sosyalistleri toplumun kılcal damarlarından sökme işlemi es geçilmiş oluyor. Bunun hukuki değil, politik bir seçim olduğu açık. Kenan Evren de aynı dengecilikle bakardı olaylara…
ÇARPICI İŞKENCELER
İddianamenin en çarpıcı bölümü, işkence tanım ve tasvirleri. Bu bölüm darbe rejiminin faşist karakterini anlamaya yeterli. Fakat, burası okununca, neden “insanlığa karşı suç” kavramından yola çıkılarak modern ceza hukukuna daha uygun bir iddianame hazırlanmadığı sorusu cevapsız kalır.
Ve son ama çok önemli bir not: Darbeciler, Kürt sorununu savaşa çevirdi, ama iddianamede “Kürt” lafı bile geçmiyor!
NOT: Bu yazı, 6 Ocak ve 11 Ocak’ta Radikal İnternet’te çıkan iki yazısının özetidir.
O iki yazı için:


ve




12 Eylül sonrasına dair kısa bir kronolojik bakış için:


0 yorum:

Yorum Gönder