13 Mart 2012 Salı

Sivas'ta zamanaşımı ve kapanmayan davalar

Sivas davasında zamanaşımının kabul edilmesi, davanın sonsuza kadar açık kalmasına yol açar. Kapanmayan davalar, toplumları huzursuz eden fay hatları oluşturur. Karar sadece sanıkların baştan beri gördükleri korumanın devam edip etmediğini değil, devlet ve onun yargı erkinin “millet” denilen şeyden, “insanlık” denilen şeyden ne anladığını da gösterecek.


“Bilinmeyen yasalarla yönetilmek ne azaptır!” Kafka

İlk öğrendiğim Türkçe ibarelerdendi: “Kanlı Sivas!” Dedemin ağzından düşmeyen bir ağıttan: “Dedemi astılar kanlı Sivas’ta!” Çocukluğumda Sivas, bilmediğim, tanımadığım bir “dedemin” asılmasıydı. Pir Sultan Abdal’ın. Ağıt da onun içindi. Öte dünyaya ertelenmiş davalardan biri Pir Sultan davası, bir şiirindeki gibi: “Kalsın benim davam divana kalsın.” Kerbela’da, “Can için yalvarmam sana” diyen Hüseyin’in davası gibi.
Kapanmayan davalar tehlikelidir. Öyküler, şarkılar, şiirlerle toplumların hafızasına kazınır, orada yaşar, orada yeniden yeniden görülürler. Canı alınmış ama ölmemiş kişiler günlük hayatın ayrılmaz parçasına dönüşür, toplumun içinde gezinir dururlar. Hazreti İbrahim, Hazreti İsa, Hazreti Hüseyin, Mansur, Nesimi, Pir Sultan… en genci 400 yaşında olan bu ölüler adaletsizliğin sembolleştiği fiillerin ölümsüzleridir. İsimleri, etrafında hâlâ anlam üretilen yoğun, ürpertici çekim merkezleri; anlam, yani acı ve öfke. 


YAŞATAN VE ÖLDÜREN HAFIZA
Ölümsüz ölüler üretme yeteneği, kudretli ama adaletsiz devletlere, hükümetlere, yönetimlere, anlayışlara, zihinlere karşı mağdurların yanıtı. Adil olanı ve olmayanı, haklı olanı ve olmayanı tanımaya yönelik ortaklaşmış bilgi kayıtları. Toplumsal hafıza, devletin, kudretli zalimlerin arşivlerine, örtüleyici, gizleyici söylemlerine, sanatlarına ve sair işlemlerine karşı kalkan. Yok edilme tehdidiyle karşı karşıya kalan kişinin, tavrın, fikrin ya da toplumun var kalma mücadelesinde benliğinin, kendiliğinin korunmasına yarar hafıza. Ne yazık ki her şey bu kadar olumlu da değil: Aynı acılar, aynı kaygılar, aynı korkular hafıza sahibini korurken, yaralar da; ileri atılacağı yerde geri çekilmesine, dışarı açılacağı yerde içine kapanmasına yol açar.
Çünkü: “Yalnızca insanların değil, yerleşik iktidarların da bize üzüntü bulaştırdığı tatsız bir dünyada yaşamaktayız. Üzüntü, üzgün bulaşıcılıklar eylem gücümüzü en aza indirenlerdir. Yerleşik iktidarların bizi köleliğe indirgemek için bizim üzüntülerimize ihtiyaçları vardır.” (Gilles Deleuze-Claire Parnet, Diyaloglar, Bağlam Yayınları)
TOPLUMSAL FAY HATLARI
Bu öyküleri izlediğimizde, toplumsal fay hatlarını da izleriz:
Başlangıç ve derinleşme noktası örgütlü ve insan üstü güç olarak devlet ya da devletsi aygıtlara gideriz o izlerin peşinden. Sadece geçmişe doğru değil, geleceğe doğru da. Bugünün adaletsizlikleri, geçmişin adaletsizliklerini yaratan fay hattının uzağında ortaya çıkmaz, kimi zaman Sivas davasında da olduğu gibi, tam ortasında çıkar.
Şimdi Sivas davasında zamanaşımı tartışması var. Davanın tamamına yönelik değil, altı sanık için zamanaşımı öne sürülüyor. Zamanaşımı var demek, devlet artık bu kişilere ilişkin yargı yetkisinden vaz geçiyor demek.

ZAMANAŞIMININ MANTIĞI
Zamanaşımı,  devletin, “Ben unuttum,  sen de unut” cümlesidir.  Hukuku hukuk yapan kurumlardan sayılır. Mantığı malûm: Kimse sonsuza kadar töhmet altında tutulamaz, yargılanamaz. Sonsuz, ömrün sonu elbette. “Hiç kimse” de herkes. Kinin ömrünü kısaltmaya da yaradığı düşünülür. Ayrıca sistem, davaları belli bir zamanda bitirmezse çalışamaz hale gelir. Hukuk, bir şekil disiplini olduğu, şekilsiz hukuk imkânsız varlık olacağı için de, zamanaşımı şeklen belirlenir: Her suç için geçerli olacak bir zamanaşımı ilkesi konulur; yargılama için belli sürede zaman dolmalıdır, zamanaşımı olmalıdır vs. vs. Cezanın uygulanması için de aynıdır durum.
Fakat bu kurumu mutlak kabul edince bir sorun çıkar: Şekli açıdan bitirilse de içerik açısından bitmeyecek davalar sorunu.
HOLOKOST SONRASI
Modern hukuk sistemleri, toplum hafızalarında kapanmayacak davalar için sadece edebiyat, tarih ve mit hafızasının yeterli olmadığını düşündü. “Kapanmayan davalar” yani zamanaşımı olmayan davalar kategorisini yarattı. Devletlerin elindeki hukuk aygıtının ruhundaki bu sorun Holokost ile kendisini dayattı. Holokost kötülüğü, hukuk sisteminin bekası için çok gerekli görünen zamanaşımı fikrinin mutlaklaştırılması halinde, kapanmayan davaların toplumların yakasını bırakmayacağı korkusunu uyandırdı. İnsanlığa karşı suçlar kategorisi ve bu kategoride zamanaşımının işlemeyeceği fikri, insan tekini, tek bireyi aşan, ömrü bireye göre hayli uzun olan devlet ve devletsi yapıların elinde açık suç çeki kalmaması için geliştirildi. Devlet ve aday devlet niteliğindeki her türlü örgütlenmenin insan ömrünü kat kat aşan ömrüyle birlikte düşünürsek, insanlığa karşı suçlarda zamanaşımı kabul edildiğinde, adaletin anlamını kaybetmesiyle karşı karşıya kalırız. Bir hakikat olarak güncel olmayabilir adalet, ama bir imkân olarak da mevcut olabileceği fikrinden vazgeçersek, adaletsizliği norm haline getirmiş oluruz.
İnsanlık suçunda zamanaşımını işletmeyen devletlerin, toplumsal hafızayı kontrol etme, yönetme arzusunu da hesaba katmıyor değilim. Zamanaşımını işletmeyenle işleten devletin bir farkı var yine de:  İkincisi, toplumuna karşı bir adım bile gerilemeyi sindirememiş, çıplak şiddetin toplumsal sorunlarda (yani siyasette) sönümlenmesi için çaba harcamamış devlettir. Türkiye, insanlığa karşı suçlarda zamanaşımının işlemeyeceğini kabul etmiş devletlerden. Henüz hiç uygulamasnı görmedik, 12 Eylül davasında da, Dersim için açılan davalarda da beklentiler karşılanmadı.
Şimdi Sivas davasında yine beklenti var. Mahkemenin vereceği karar, Sivas davasının ilk gününden bu yana tanık olunan “sanıkları koruma” anlayışının devam edip etmediğini gösterecek, ama bununla da sınırlı değil durum. Bir davanın daha geleceğe kalıp kalmayacağı da tayin edilecek. Acı ve öfke yaratan fay hatları canlı mı kalacak, yok mu edilecek? Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve onun “millet adına” karar verme yetkisine sahip ilan edilmiş yargısının bu konudaki iradesinin yönünü göreceğiz yarın. “Millet” denilen şeyden ne anlaşılıyor? İnsanlık denilen şeyden? Göreceğiz.
NOT:
Yarın devam edeceğim: ‘Nevruz ateşi ve Nemrut ateşi’ başlığıyla. Şu “derin devlet” tezini, devlet ve yargı ilişkisini, ateşi ve kundakçıyı yazmayı deneyeceğim. 

(Radikal İnternet, 12 Mart 2012)




0 yorum:

Yorum Gönder