12 Mart 2012 Pazartesi

Sınıfsal cinayetler ve suç ortakları

Çalışma daima bir harekettir. Temelde bir canlının hareketi. Yemeye yönelik hareket. Lokmaya. Yaşamı sürdürebilecek ve yeniden üretebilecek hareket. Yeme hareketi başka bir canlıya doğrudur. Başka canlıdır yem, hemen hemen daima. O zaman ikinci hareket, kaçma hareketidir. Yem olmama. Üçüncü hareket, ilkinin doğal sonucu olarak belirir: Lokmaya giden başkasından önce gitmek. Rekabet. Canlılar aleminin ortak hareketleri.
Dördüncü hareket insan kaynaklı: Kendi lokması için başkasını çalıştırmak, hareket ettirmek: Kul, köle, maraba, yanaşma, karavaş, geda, uşak, hizmetçi, besleme… “İşçi” ve “emekçi” nispeten modern, nispeten yansız kelimelerken, ilk grup çalışmanın tarihinin ideolojik karakterini içerdiği aşağılayıcı yükle hemen açık eder. Karşı tarafında efendi, sahip durur: Yüceltilmiş egemenlik halleri. Çalışma hareketindeki eşitsiz, adaletsiz ilişkiyi gizlemeye yönelmiş dilsel hareketlerin ürünü terimler. Çalışma “hayatı”nın efendileri için toplumsal biçimler hangi şekli alırsa alsın, “çalışanlar”la ilişki denilen şey alçalma/alçaltma ve yücelme/yüceltme karşıtlığı üzerinde yükselir.  Sadece terimler düzleminde değil, sadece terimleri dolaşımda tutan medya vb. aygıtlar ekseninde değil, yaşamın içinde, yaşamın kendisinde de yüceltme/alçaltma yüklemlerinin gereğiyle iş görülür: On patronun birden ölümü, günler süren gürültülü yas gösterilerine yol açacaktır, ama on  işçinin ölümü üç günde sessizliğe gömülür. Biri üstün yaşamdır çünkü, diğeri aşağı, hor görülen yaşam.

Kozan barajını haftası tamam olmadan unutmadık mı? Daha önce neo-liberalizmin başkentlerinden İstanbul’da sekiz kadın bir kamyon kasasında boğdurulmamış mıydı? Adana ve İstanbul’da yolu kesilmiş suyun yarattığı tufanda boğdurulmuştu işçiler, şimdi yine İstanbul’da, Esenyurt'ta 11 işçi ateşin yok ediciliğine sunuldu. Ateş daha önce İstanbul Davutpaşa’da 21 kişiyi almıştı, davası sürüncemede. Mağdur yakınlarının seslerine mikrofonlar, kameralar ve kalemler kapalı.
Bugün yarın belki bir iki sahte gözyaşı, birkaç vicdani söz filan gelecektir, sonrası malum, sürüncemede kalan davalar, üç kuruşluk tazminatlar ve ne yazık ki çok da geçmeden muhakkak benzer haberler gelecek. İş kazalarında Avrupa’nın lideri bu ülke ve dünyada ilk beşte dolanıp duruyor. Günde dört can kaybı, altı sakat kalma ortalamasıyla.
Türkiye’nin özellikle 12 Eylül sonrasında gündeminin dinsel, mezhebi ve etnik sorunlarla yoğrulması, sınıfsal sorunların gizlenmesine ve o sorunlar için mücadele imkânlarının zayıflatılmasına da yol açtı. 12 Eylül mantığının tam da başarılı olduğu yer: Halit Narin miydi, 12 Eylül sonrasında “Şimdiye kadar biz ağladık, artık biraz da işçiler ağlasın” diyen TÜSİAD üyesi? Şimdi TÜSİAD dahil 12 Eylül’le hesaplaşma nutukları çekenler, demokrasi, demokratikleşme palavralarını kendi sıkıp kendi alkışlayanlar, bu temel düzenek konusunda daima hemfikirdi, hep öyle kalacaklar. Onların tam istediği yerdeyiz: İşçiye ya tufan, ya kıyamet, ya kıtlık... Onlaraysa dünyanın kalanı...
“Çalışma hayatı” denilen şey, bir hayat filan değil, hayatı karartan düzenlemelerin kod adı. “Başkasını çalıştırma”nın mirasyedileri efendiler ve yardakçıları, hayvanlar aleminin mirası başkasından önce yeme ve başkasını yem etme konusundaki ayrıcalıklarını sürdürüyor; mesele sadece başkasını çalıştırmayla sınırlı değil yani. Neo-liberal otoriteryen muhafazakârlık, iyilik-yardımseverlik-hoşgörü gibi arkaik kavramlara yapışarak yıkıcı, kan emici bir sistemi pekiştiriyor. Örgütlenme –dayanışma-hak arama mekanizmalarının boğulması, olmadı ateşe verilmesi siyasetidir neo-liberal otoriteryen muhafazakârlığın siyaseti. Sınıf meselesinin kapandığını, proleterya ya da başka adla tanımlanacak bir sınıfsal dönüştürücü güç kalmadığını, zaten böyle bir dönüşümün hayırlı olmadığı, devrimci fikir ve perspektiflerin yıkımdan başka işe yaramadığı türünden nutuklar medyadan akademilere kadar her yerde coşkuyla akıtılırken, sınıfsal kötülüklerin en zalimce olanlarının iki günde unutturulması, bu politikaların gereğidir. Akıllarını, ruhlarını üç kuruş için düzenin sahiplerine hizmete koşturan eğitimli, güzel konuşan beyler, hanımlar, ünlü ünlü gazeteciler, profesörler, sözde akil adamlar, yazarlar bu kanlı konsorsiyumun en alçak ortaklarıdır. Sermaye ve devlet etme birikiminin zalim günahlarına ortak olmak istemeyenler, muhalefet borçlarını ödemek zorunda. Bilgi birikimi çünkü sermaye birikimi kadar kirlidir ve aklanmasının tek yolu muhalefet etme vergisinin ödenmesidir.
Bu ortaklıktaki suçlar bellidir: Bunlar yerler, başkasının etini, başkasının lokmasını ve başkasının yaşamını yerler. Canlı kalanları da köleleştirirler. Bu ortak olması kabul edilebilecek bir suç mu?

.........

Benzer yazılar:

0 yorum:

Yorum Gönder