24 Şubat 2012 Cuma

Kralın adamları, Leyla'nın toprağı


“Taş attı, küfür etti, güvenlik güçlerini engelledi” suçlamalarıyla yargılanan Leyla Yalçınkaya davası, aslında kadim bir dava. Bir kadim gücün, kralın, yanına savaşçıyı ve yargıcı almış kralın, kimin ne kadar yemeye hakkı olduğuna ilişkin kararının davası. Lokmanın, bereketin davası.

Leyla Yalçınkaya taş atan çocuklardan biri. Onun taşı Hidroelektrik Santral (HES) inşa furyasına karşı yükselen, genellikle de yerel karakterli  itirazların eylemleştiği bir anda atılmış, atılmışsa.
Erzurum’da, Tortum ilçesine bağlı Bağlarbaşı beldesinde yaptırılmak istenen üç ayrı HES’e karşı bir eylemde itirazcı ahaliyle jandarma karşı karşıya gelir, gerilim, arbede yaşanır ve sonuçta Leyla Yalçınkaya’ya üç dava birden açılır. İddialar şöyle: Yalçınkaya üç ere hakaret etmiş, birini taşla  yaralamış, görev yaptırmamak için direnmiş… Hakim karşısına çıktı. “Küfür etmeye terbiyem müsaade etmez” dedi.  Toplam dokuz yıl hapis cezası alma ihtimali bile var.


DAVADA NE YARGILANIYOR?
Leyla Yalçınkaya niye yargılanıyor diye sormayacağım. Davada ne yargılanıyor, onu soracağım:
HES, ekonomik bir yatırım. Sahipleri, HES’e uygun bulunan bölgelerden bölge beğenir, ideri prosetürleri tamamlar, gider teşkilatı kurar. Yapılan baraj, elektriğe dönmek üzere tutulan su, tarım ve çiftçilik yapanlar için sıkıntı yaratır. Tarımcılar, çiftçiler bu tesis sahiplerine çok para kazandıran ama sularını önce azaltan, sonra kirleten sonra da minik bataklıklar bırakıp işlevsizleşen tesislerden hoşlanmaz. Devletin öngördüğü prosedürleri tamamlayıp seçilen yere giden yatırımcının vekillerini (kendileri pek ortada olmaz bu beylerin) genellikle oraların köylüsü, çiftçisi, çobanı karşılar. Son zamanlarda ikinciler, birincileri gördükleri her yerde eyleme girişiyor.
Şimdi burada, devletin öngördüğü prosedür içinde santral ve uygun yere dair koşullar olduğunu, ama o uygun yerde yaşayanların fikir, düşünce ve ekonomik çıkarlarının süreçte hiç hesaba katılmadığını saptayabiliriz: Demek ki Leyla Yalçınkaya davasında her şeyden önce vatandaşlık yargılanıyor. “Burada HES yapmak benim yararıma” diyen vatandaşın çıkarına ruhsat verilip gerçekleştirmesi için güvenlik gücü desteği verilirken, “Burada HES yapmak benim yararıma değil” diyen vatandaşın çıkarına devlet güvenlik güçleriyle engel getiriliyorsa, ikinci vatandaş birinciye göre pek de vatandaş değildir. Ekonomik çıkarını devletin korduğu, ruhsatlandırmadan güvenlik sağlama aşamasına kadar bürokrasinin etkin biçimde o çıkara hizmet ettiği ekonomik egemenlerin işlerine karşılık, bu güçleri yanlarında bulamayanların yürüme, gösteri yapma, yol kesme, bedensel yer tutma ya da işgal türü eylemlere girişmesi, adı çok konuşulan demokrasinin cisimleşmesi anlamına gelir. Hak arama demek, yalvarma, gözyaşı dökme, boyun bükme türü çaresizliklerin sergilenmesi demek değildir; sözü ve yanı sıra bedeni kullanmayı da içerir. Demek ki Leyla Yalçınkaya davasında çıkarları karşı karşıya gelen iki vatandaş tipinden çıkarları müsaadeye mazhar sayılmayanın yargılanması söz konusu değil sadece, onun yanında bir de demokrasi denilen kurumu güçlendirecek biçimde bedensel varlığını ortaya koyan vatandaş da yargılanıyor.

COĞRAFYA VE SAHİPLİK
Ama bir şey daha yargılanıyor: Akarsu, kır bayır, dağ taş, vadi… üzerinde kimin ne hakkı olduğu... Bir coğrafyada yaşayanlar, o coğrafyanın nesi olur? Konu sadece “ileri teknoloji ve kâra karşı doğaya yakın üretim teknikleri ve pastoral duygular” konusu değil. Yani sadece elektriğe karşı süt ve buğdayı tartışmıyoruz. Süt ve buğdayı üretenlerin, yaşam alanlarına ilişkin tasarruflara ilişkin haklarını da tartışıyoruz. İşte davada bunlar yargılanıyor.
Ama bu lafların hiç biri yok iddianamede. Şöyle bir suçlama yok mesela: Meşru ve yasal hak sahibi bir yurttaşın çıkarlarının, gayrimeşru, haksız ve yasaklanmış yol yöntemlerle engellemeye çalışmak… Çünkü HES ideri sürecini de, yargı sürecini de işletenler aslında iyi biliyor ki Leyla Yalçınkaya kendi topraklarının üstünde, o toprakların inandığı ve beslendiği bereketini korumak ve oranın kendisine, kendisinin de oraya aidiyetinden vaz geçmemek için hukuka son derece uygun bir eylemliliğin içinde. Konu “üstünlerin hukuku”ndan “üstün hukuk”a dönerse, Leyla Yalçınkaya kaybedemez. Bu yüzden dava, “küfür etmek, kasten yaralamak, güvenlik güçlerinin görev yapmasını engellemek”ten açılıyor. Bu tekniğin adı mücrimleştirmedir: Hak sahiplerinin ister zihin belirleyici medyatik araçlar yoluyla olsun, ister egemen düzenin yaptırım aygıtları yani idari engelleme ve yargısal koğuşturma yoluyla olsun mücrimleştirilmesi, eski bir strateji.  Eski bir öykü. İlahi bir öykü de bir yanıyla. Egemen gücün, yanına savaş ve yargı aygıtını da alarak kendi katında oturanların lokmalarını artırma, aşağı saydığı katlardakilerin lokmalarını azaltmasının onbinlerce yıllık öyküsü. Lokması azalanların aradığı ve bulduğu çarelerin toplamına demokrasi diyeceğiz biz, arandığı ve bulunduğu kadarına. Yani demokrasi henüz burada değil, ilerde, çok ilerde…

SON BİR NOT
Küfür ve taş mı? Bu bahanelerle ne çok çocuğun gülümsemesini donduruyoruz? Leyla Yalçınkaya ve benzer çocukların gülümsemelerinin bir bir dondurulduğu, ateşlerinin kaybedildiği yerlerde, güvenlik güçleri gördüğü zaman alkış ve çiçek atan müthiş bir nesle kavuşmayı hayal edenler, kazanır. İtaat muzaffer olur. Emir demiri keser. Değerlerini seçip savunmayı değil, verilmiş emirleri uygulamayı iyi öğrenmiş bu tür toplumlara  dair çok öykü, filim var insanlık tarihinde. En son ikinci dünya savaşına ve biraz öncesine bakmak yeter de artar bile…


(22 Şubat 2012, 23 Şubat 2012, Radikal)

Ayrıca, bağlantılı kavram ve temalar içeren yazılar için:




Baraj ve medya faciası: Ölen "biz"den olmayınca!

Sınıfsal suçları! güzelleştirmeyin

Afedersiniz ama sorun "biz"de değil mi?

0 yorum:

Yorum Gönder