11 Şubat 2012 Cumartesi

Hapishanedeki zından


Hukuk teorilerine göre hapishane, hukuken suç sayılan fiili işlediği uygun hukuki prosedürle kanıtlanmış kişilerin belirlenmiş bir süre için kapatılması gereken yer. Suç henüz kanıtlanmadan ama kuvvetli suç şüphesi, dolayısıyla kaçma ihtimali ve kaçınca da suçun delillerini yok etme ihtimali bulunanları da kapatıyor ceza sistemleri, buna da tutukluluk deniliyor.
Ceza sistemleri kendilerini toplamda “adalet”i gerçekleştirme aracı olarak satar. Türkiye’de işin teorisi, tarihi gelişimi vs. açıdan sayısız sorun var, zaman zaman iktidarlar da bunu dile getirir, sadece son dönemlerin AK Parti iktidarı değil, ona gelene kadarkiler de adalet sisteminden yakınmayı hiç ihmal etmedi. Bu yazı, ne iktidarların bu söylemlerine dair bir ifşaatı, ne iktidarın ceza sistemini ve dolayısıyla da onun uygulama mekanlarından hapishanelerin politik kullanımını konu ediyor.
Bu yazı hapishane denilen şeyin kendisinin adalet idealiyle hiç de söylendiği kadar güçlü bir bağının olmadığına dair bir vakayı, dün gazetelerden ve internet sitelerinden haber verilen bir vakayı konu ediniyor.
Öykü şöyle:
Bir yurttaş suç işler. Ceza alır. Hapisteyken bir iddiaya göre başka üç mahkum tarafından dövülüp merdiven boşluğuna atılarak felç edilir, kendi ifadesine göre intihara kalkışmıştır. Suçun ne olduğu önemsiz. “Siyasi” de değil.
Yurttaşa bakmak için kardeşi de gönüllü olarak hapse girer. Üç aydır da orada. Anlaşılıyor ki kardeşi bırakılmazsa daha uzun süre de kalacak. Evet, olağanüstü bir kardeşlik öyküsü. Kardeşliğin ölmediğini gösteren bir öykü. Ama konu hapishane olunca adaletin ölü olduğunu da gösteren bir öykü. Ailenin talebi, “tedavi olup kendisine bakar hale gelene kadar cezasının ertelenmesi.” Henüz bir ses çıkmamış adalet sisteminden.
Çıkması da zor.
Hapishanelerin adaletin gerçekleşmesiyle sanıldığı kadar güçlü bir ilişkisi bulunsaydı, asıl hedef gerçekten adalet idesi olsaydı, sistem çoktan ses verirdi. Çünkü kendisine bakamayacak kadar hasta (burada felçli) birinin cezaevinde tutulmasından bir hukuki fayda beklenemez. Teoriye göre mahkûmlar a) ıslah ve b) yaptıklarının ödetilmesi ve c) kamu vicdanının tatmini için hapiste tutulur. Cezaevinde felç olmak yeterince ödetme değil mi? Islah olacak ne kaldı? Kamu, böyle birinin tutulmasını isteyecek kadar vicdansız mı? Belki de öyledir, kim bilir; bu kadar adaletsizliğe kamudan bir ses gelmediğine göre…
Tedavi bekleyen başkaları da var, onlar bekliyor, hastalık beklemiyor ve ölüyorlar. Ve kamu sessiz, evet.
Başka cezaevlerinde sık görülen bir vaka daha var, kadın mahkûmlar küçük çocuklarını yanlarında tutar. Şimdi, ceza hukuku teorileri “suçun şahsi” olduğunu söyler; tarihi hayli eskilere giden bir ilke bu. Örneğin Osmanlılar, “Ata cürmü için evlada eziyet caiz değildir” sözüyle ifade ederler bunu; “Her koyun kendi bacağından asılır” kalıp sözü de bu anlamıyla bir hukuk ilkesi. Oysa ilk öyküdeki kardeş ya da anneleriyle kalan çocuklar bu ilkenin “ilkeli biçimde” uygulanmadığının göstergesi, uygalanamayacağının. Ceza ve tutukevi denilen yerlerin içinde halen bir de “zından”ın gizlendiğini gösterir örnekler.
Cezaevlerindeki politik tutuklu ya da mahkûmlara yönelik tecrit, baskı ve yer yer işkenceye varan uygulamalardaki katılık (anlatılan nedenlerle) şaşırtıcı değil: En sıradan mahkûm için bile adalet kavramı gelişmeyen bir sistemde politik muhalifler, yani toplum değil ama iktidarlar açısından “tehlikeli” sayılan kişiler için, o iktidarlar eliyle adalet nasıl beklenir? Şaşırtıcı değil ama daha iyi bir toplum isteyen varsa, şaşırmasa da kızmalı, ses çıkarmalı. İçerdeki nüfus hızla büyüyor, kimin aday olduğu da hiç belli değil.
“Bir masum boş yere yatacağına bir suçlu serbest kalsın” türünden gösterişli adalet vecizeleri daima, “kim yatarsa yatsın, hapishaneler bana lazım” diye telaffuz eder iktidarlar.
Osmanlı siyasal düşünürlerinden Koçi Bey’le bitirelim, sadece döneminin iktidarını uyarmıyordu Koçi Bey: “Küfr ile dünya durur, zulmile durmaz.”


(27 Ocak 2012, Radikal İnternet)

 Ayrıca

0 yorum:

Yorum Gönder