30 Mart 2012 Cuma

BDP’nin ihanetinden başka çözüm yok mu?


 Kürt meselesinde hem devlet yetkililerinin, hem polis gibi kamu görevlilerinin hem de çarşı pazardaki nefretin şiddetli dili birbirini yankılayıp büyüyor. Hal böyleyken “yeni strateji”, yani “yeni çözüm yolu” diye çıka çıka BDP’ye tabanına ihanet etmesi teklifi çıkıyor.


Bir hatırlatmayla başlayalım: Yer Cizre. Tarih 24 Mart cumartesi. Bir BDP/Blok milletvekili (Hasip Kaplan), bir emniyet amiriyle tartışıyor. Amir, "Kendi özgürlüklerinizi savunurken, başkalarının özgürlüklerine engel olamazsınız" diyor. Yanıt: "Benimle bu şekilde konuşamazsın, saygılı ol. Ben bir milletvekiliyim, grup başkanvekiliyim." Yanıta yanıt: "Ben sizi vekil tayin ettiğimi hatırlamıyorum!”Anayasa’ya göre TC’de milletvekilleri, bütün Türkiye’nin milletvekilidir. Peki bir milletvekilini “atamadığını” söyleyen emniyet amiri ne demiş oluyor?
Bir başka BDP/Blok milletvekilinin, bir başka polisle tartışmasında var bunun yanıtı, geçen yılın sonbaharından: Yine eylem var, yine polisle tartışılıyor. Ortam gergin, malum, BDP eylemi ya, güvenlik güçleri, bütün demokratik ve orantılı (zırhlı araçlar, gaz, tazyikli su vs.) alet edavatıyla hazır, nazır. Polis soruyor: "Sen kim oluyorsun?" Yanıt: "Ben milletvekiliyim." Yanıta yanıt: "Ben de devletim!"
İki diyalogda da iktidarın, yani devletin yürütme gücünün (ki güçlüdür, malum) söylemlerinin devletin kolluk gücünün ağzından yankılanışını görüyoruz. İlk diyalogdaki dışlayıcı akıl da, ikinci diyalogdaki üstten bakan tarz da Kürt sorununa bakıştaki egemen tarzın bir kesiti. Maksat da ortak: Yol kesmek.


ANA İLKE VE STRATEJİ
Şimdi, “yeni Kürt stratejisi” denilen şeye dair Başbakan Erdoğan’ın sözlerine bakalım, “hükümetin ana ilkesi ve stratejisi”ni anlatıyor:
Terör örgütü ile sonuna kadar mücadele, siyasi uzantısıyla da müzakere. (…) Fakat parlamento çatısı altında olan uzantıları diyeceğim artık, çünkü o da biliyorsunuz... Onlarla bugüne kadar arkadaşlarımın görüşmeleri olmuştur. Bundan sonra da onlarla biz yine görüşme yaparız, ama dürüst davrandıkları sürece.
Eğer onlar da dürüst davranmazsa onlarla da görüşecek değiliz. Çünkü bizim derdimiz çözümdür. Kendi iradeleri yoksa, kendi iradelerini kullanamıyorlarsa, kendi adlarına konuşmuyorlar da İmralı'nın veyahut Kandil'in ağzıyla konuşuyorlarsa gün gele artık onlarla da bunları konuşamaz duruma geliriz." (Vurgulamalar benim)
İlk diyalogdaki polisin, “Benim milletvekilim değilsin” yollu sözü, “terör örgütünün siyasi uzantısı” sözünün bir tercümesinden ibaret.
MİLLİYETÇİ-POPÜLİST SÖYLEM
AK Parti iktidarının son iki yılda günden günde dozunu artırdığı milliyetçi/popülist söylem, kamu görevlilerinden kamuyla ilişkisi olmayan yurttaş gruplarına kadar sokakta, çarşı pazarda yayılan bir nefret söylemiyle birbirini karşılıklı körüklüyor.
En son Emet’te bunun sadece “İmralı, Kandil ve terör örgütünün parlamento çatısı altındaki uzantıları”na yönelik taktik bir söylem olmadığını, toplumsal dokuda yayılan bir ayrımcı/bölücü şiddet eğiliminin ifadesi olduğunu belediye başkanı ve kaymakamın ağzından duymuştuk. Bu ayrımcı ve şiddet körükleyici söyleme dair Hubert Christian Ehalt’ın uyarısını hatırlatıp, geçelim: “…bilhassa politik ve kurumsal iktidar sahiplerince yerine getirildiğinde dilde şiddetin sadece seyrek biçimde fiziksel sonuçları yoktur.” Bu yerinde uyarıya kulak asılmasının yaratacağı tehlikeli sonuçların bir alametini de İstanbul’daki Newroz kutlamaları sırasında, kutlamalara engel olma emri almış güvenlik güçlerine sopaları, bıçaklarıyla yardımcı olmaya hazır gönüllü serseri gruplarında gördük.

“TERÖR ÖRGÜTÜ”NÜN “UZANTI”LARI
Ne yazık ki Başbakan Erdoğan’ın “yeni strateji”yi açıklarken kullandığı sözler (Terör örgütünün parlamentodaki uzantıları… Kendi iradeleri yoksa, İmralı’nın veyahut Kandil’in ağzıyla konuşuyorlarsa…) bu dilsel şiddetin geriletilmesine hiç mi hiç hizmet edecek gibi değil.
Erdoğan’ın sözünün kendi kendisini nakzeden yanına bakalım son olarak: Meclis’teki BDP/Blok milletvekillerinin “terör örgütü”nün, başka ifadesiyle “Kandil ve İmralı”nın, (saldırgan olmayan bir siyasal dile çevirirsek) Kürt siyasi hareketinin “bir uzantısı” olduğunu açıklıyor Erdoğan.  Yani Başbakan, Kürt siyasi hareketinin silahlı ve silahsız yönleriyle bir bütünlük içinde olduğunu kabul ve beyan ediyor.
Şiddetli siyasal dilin altındaki bu gerçekçi beyan, “yeni strateji”nin çöküşünü de kendi içinde taşıyor: Tabanı aynı olan iki şeyin (yani BDP/Blok ile PKK’nin) birbirinden bu şekilde ayrılmasını istemek, sorunu başından bugüne kadar getiren anlayışın devamından ibaret. Bu anlayış “bir avuç şaki ve aldatılmış bazı gafiller” tamlamasıyla 12 Eylül koşullarında şekillenmişti, şimdi bu “aldatılmış gafiller”den, yani Kürt hareketinin “taban”ından söz ederken, milyonlarca Türkiye cumhuriyeti yurttaşından söz etmiş oluyoruz;  büyük çoğunluğu Kürt, kalanı da, çok az da olsa Kürt hareketiyle dayanışma kararlığındaki Türk ve diğer etnilerden seçmenden. BDP’den istenen bu seçmene “ihanet” etmesi mi? Bu seçmeni bir program çerçevesinde ikna etmesi veya dönüştürmesi veya seferber edebilmesi mi? “İhanet” değil de diğer seçenekler isteniyorsa bunun sadece BDP’nin değil, bütün partilerin sorumluluğu olması gerekmez mi? Yoksa, “tabanını seferber etme, dönüştürme ya da ikna etme gücü” açısından BDP dışındaki partilerin daha büyük sorunları mı var?
(27 Mart 2012 Radikal İnternet)


0 yorum:

Yorum Gönder