FARUK EREN'İN YERİ-Bana bişey olmaz!

Faruk Eren, namı diğer Aslan Sütlü blogun yeni yazarı. İyi okumalar...
Yıllar önce gülümseyerek okumuştum Jack London’un Bir Alkoliğin Anıları’nı, daha sonra orijinal adıyla da (John Barleycorn) yayınlandı. Alkolle ilişkim üstad gibi olmasa ve onun kadar (haşa) iyi yazamasam da “Ulan biz de fena içmedik” deyip bir şeyler karalamıştım bilgisayarda. Ama onlar da alkol gibi uçup gitti. Sevgili Murat’a bir ara içki rezaletlerimizi yazacağımı söylediğimde “Ne hatırlıyorsun ki yazacaksın”demişti. Hatırladıklarımı yazdım işte.
Murat’ın ve bana katlanan diğer meyhane yarenlerinin elbette cevap ve düjeltme hakkı var. Bir akşam rakı ısmarlayıp doğrusunu anlatırlar.
Aslan Sütlü



Fajizme karşı kadeh kadehe
Aslında alkolle tanışmam hayli eskilere dayanır. İlkokul bire ya da ikiye gidiyordum. Yaz tatilinde mahalledeki bütün çocuklar Kuran kursuna gidiyor, bir tek ben gitmiyorum. Babam hocaya gıcık olduğundan beni göndermiyordu Kuran kursuna. Kurs saati sokak bomboş kalıyor, oynayacak bir Allahın kulu yok. Bir de eziklik duyuyorum. Babama Kuran öğrenmek istediğimi söyledim. Bir hafta sonu “Gel ben sana öğreteyim” diye balkonda oturttu yanına. Bir arap alfabesinden elif be öğretmeye başladı. Bir yandan da mis gibi kokan Tekel biralarını götürüyor. Bira bu, tabii içince tuvalete gitmek gerekiyor sık sık. O gidince de ben bir yandan eski harfleri sökmeye çalışıyorum, bir yandan da biranın tadına bakıyorum. Pek beğendiğimi söyleyemem. Biraz daha büyüyünce ortaokula giderken evdeki vişne likörünün tadına baktım. Hay bakmaz olaydım. O kışkırtıcı kırmızılıktaki likörün şerbet gibi tatlı olduğunu hayal ederdim hep. Şişeyi kafama diktiğimde boğazımın yemek borumun nasıl yandığını anlatamam. Esas içki rakıyla ise 12 Eylül 1980 günü tanıştım.

Sabah annem uyandırdı, “Kalkın ihtilal oldu” diye. O zamanla Avcılar’da oturuyoruz ve babam dahil bütün aile aranıyor. Ama polis evimizi bilmiyor. Radyoyu televizyonu açtık, gergin bir bekleyişe girdik. Evimizin tam karşısında bakkal var. Saat 10 gibi askerler geldi ve bakkaldan alışveriş yapabileceğimizi söylediler. Babam kurşun gibi fırladı evden. Biz sanıyoruz ki ekmek, makarna filan alacak. Çünkü sokağa çıkma yasağının kaç gün süreceği belli değil. Ama babam, bir büyük rakı ve yarım kilo beyaz peynirle geldi. Adam deneyimli tabii. 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı yaşamış. Bir darbe günü en gerekli şeyin rakı olduğunu biliyor. Televizyonun karşısında Kenan Evren’e küfür ede ede bir büyüğün büyük bölümünü bitirdi akşama kadar ve gitti yattı. Kalan rakıyı ben içtim. Çay bardağına döktüğüm mis gibi anason kokan sıvının üzerine su dökünce beyazlayışını hayran hayran izledim. Faşist darbenin ilk şokunu o rakıyla atlattım.




Beyazıt’ta yas

Sevgili Murat’la Köprüaltı’nda kimbilir ne kadar içmişiz. Muhtemelen üstüne de yürüttüğümüz bir-iki şişe şarapla Beyazıt’a kadar yürümüşüz. Neden Beyazıt’a geliyoruz. Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde kahve içip ayılmaya çalışıyoruz. O gece ya medrese kapalı ya da içtiğimiz kahveler bizi ayıltmaya yetmiyor. Saat 2-3 filan olmalı. Aksaray’a doğru yürüyoruz. Meydanı geçiyoruz, hemen sağda İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi var. Hafta sonu, resmi daire ya, direğe bayrağı çekmişler. Hiçbir şey konuşmuyoruz. Sanki daha önce planlamışız gibi ben çevik bir hareketle demir parmaklıkları aşıyorum. Murat gözcülük yapıyor eski günlerdeki gibi. Bayrağın ipini çözüyorum, yarıya indirip yeniden bağlıyorum yas günlerindeki gibi. Yine atlıyorum demir parmaklıklardan ve caddede saygı duruşunda bulunuyoruz. Her halde ölen arkadaşlar için. Sonra hiçbir şey olmamış gibi Aksaray’a doğru yürüyoruz.
Ertesi gün yine Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde buluşacağız. Hava kararınca da bir meyhaneye kapağı atacağız. Akşamdan kalma bir halde Beyazıt’a giden bir otobüsteyim. Geceyi unutmuşum, gözüm bizim kütüphanenin bayrağına takılana kadar. Yarıya indirilmiş bayrağı görünce kendi kendime kahkahayı basıyorum. Millet deliymişim gibi bana bakıyor. Deliyim tabii, ama yine de ilk durakta atlıyorum otobüsten. Zaten gelmişim de gideceğim yere. Medresede Murat’a anlatıyorum gülerek, inanmıyor. Çıkıp bir kez daha bakıyoruz.
Bir hafta sonra yine sarhoşuz, yine köprüden çıkıp Beyazıt’a yürüyoruz. Bu kez geçen haftaki saflığımız yok, fırlamalıktan yarıya indiriyoruz bayrağı. Yine saygı duruşunda bulunuyoruz ama kaçar adım uzaklaşıyoruz oradan. Kimseye bir şey söylemiyoruz, üçüncü hafta yine gittiğimizde bir polis ekibinin beklediğini görüyoruz bayrağı. Çaktırmadan laylaylom uzaklaşıyoruz oradan.





Karakolda ayna yok

Beş kişiydik. Önce Yakup’ta içtik epeyce. Çıkarken yanımıza nedense kocaman bir kavun aldık. Onu Etiler’deki Ece Bar’ın vestiyerine bıraktık. Orada içtiğimiz rakı, sosyetenin ve onların garsonlarının ters bakışları yüzünden birkaç rakıyı geçemedi. Hem biz de sevmezdik öyle masaya şişe ve birkaç meze gelmeden rakı içmesini ama gençlik işte düşmüştük entel bara. O zamanlar Bedri Baykam Ortaköy’de bir bar açmıştı (yıllar geçti tam hatırlamıyorum ama galiba adı Bukelamun’du) orada içelim bari son yudumlarımızı dedik. Ressam da bizi pek hoş karşılamadı ama yine de rakı servis edildi epeyce.

Eyüp, Bedri Baykam’a hararetle ve ısrarla neden resimlerinde Kürt halkının sorunlarını yansıtmadığını soruyor, ben barmaid kıza hayran hayran bakıyor, Nezih girişe asılan panoya ne ressamın ne de diğer müşterilerin pek hoş karşılamayacağı şeyler yazmaya çalışıyordu. Nazik sayılmayacak bir davetle hesabı ödeyip çıktık. Bizden önce çıkıp biraz aşağıda daha sakin bir bar bulan Murat’ın yanına gittik kös kös. Artık içecek halimiz de kalmamıştı ama verseler yine de içecektik. Vosvosumuza  daha binmeden iki polis dikildi karşımıza. Önce sarhoş araba kullandığımızı iddia ettiler, biz arabanın park halinde olduğunu ve daha binmediğimizi söyledik. Kibar olmayan bir dille kimliklerimiz istendiğinde o saçma lafı ettim. Sarhoşluk işte: Memlekette demokrasi var!

Sanki Tek Yol Devrim diye bağırmışım gibi delirdi polisler o laf üzerine ve bir ekip otosu damladı hemen yanı başımıza. Ekibe bindiğimizde ben arka koltuğun döşemelerinin altına üzerimdeki İşçi Sözü gazetelerini tıkıştırmaya başladım. Kısa bir yolculukla Ortaköy Polis Karakolu’na götürüldük. Yanımızdaki kız arkadaş bırakıldı, biz ise nezaretlere atıldığımızda da ayılmadık, kendimizi mahpus sanıp polislere gardiyan diye sesleniyorduk. Sabah karakol amiri olan babacan başkomiser “Niye böyle yapıyorsunuz. Siz okumuş çocuklarsınız” filan dediğinde oradan tatlı sert bir nasihatle ayrılacağımızı sandık ama Hulisi Kentmen değildi ki o.

Dört kişi iki polis eşliğinde iki taksiye binip Mecidiyeköy’deki polis merkezine götürüldük. Onun en üst katı o zaman şimdilerde GBT denen, kayıtların saklandığı bir yermiş. Yolda muhabbeti koyulaştırdığımız polislere tuvalete gideceğimi söyledim, tarif etti. Ben de tuvalet yerine sakin sakin merdivenlerden inip dışarı çıktım. Asla içki yoldaşlarımı satmak gibi bir şey geçmemişti aklımdan. Sadece bir telefon kulübesinden aradığım avukatıma durumu anlattım, anneme merak etmemesi gerektiğini filan söyleyip, aynı sakinlikte Emniyet’e geri döndüm. Ama onlar benim kadar sakin değildi. Aşağı inmiş bir sürü polis beni arıyordu.

Yukarı çıktığımızda küfür kafir eşliğinde kayıtlarım çıktı. “Duvarlara yazı yazmak, pankart asmak, örgüt üyeliği” gibi nezih kayıdıma gözümün içine baka baka “Sarhoş olup icra-i rezalet çıkarmak” diye bir şey karalandı. Sicilim kirlenmişti işte. Yine parmak izim alındı, önden yandan fotoğraflarım çekildi.

Polisler bu kez işi sağlama aldı ve bir ekip otosuyla Gayrettepe’deki Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldük. Polisin elinde bir kağıt var ve tüm şubeleri tek tek dolaşıyoruz. Mesela cinayet masasına gidiyoruz. Polis benim kimliğimi veriyor, o kağıda ‘kaydı yoktur’ türünde bir damga vuruyorlar, oradan narkotiğe ve bildiğiniz diğer tüm şubelere gidiliyor aynı işlem yapılıyor. Arkadaşlarım ve diğer polis kapıda bekliyor, ben oda oda dolaştırılıyorum. Yankesicilik masası mı, hırsızlık masası mı ne öyle bir yere de götürdüler. Ben yine kağıda damga vurmasını beklerken oradaki polisten sırtıma okkalı bir yumruk yedim ve beni boş bir odaya soktu. Bomboş bir oda sadece bir falaka aleti ve sopası duruyor. Adam ana avrat küfür ederek eline sopayı alıp tam girişecekken ünlü fıkradaki lafı ediverdim: Dur, ben siyasiyim. Polis birden yumuşadı, “Ha öyle desene” dedi ve kağıdı damgaladı. Amcam kayıtlara girmeye üşenmiş galiba.
Oradan götürüldüğümüz İstanbul Adliyesi’ndeki savcı, polisleri “bunun için adam mı getirilir” diye azarlayıp bizi bıraktığında perişan haldeydik. Ama yine de hakkımızda dava açılmıştı ve paraya çevrilen 15 hapis cezasına çarptırılmıştık. Sicil affına kadar uzun bir süre sabıka kaydımızda yer aldı o.



0 yorum:

Yorum Gönder