5 Mayıs 2013 Pazar

Tanrının hakkı tanrıya, göğün kalanı kapitalizme

Şişli Camisi'ne bakınca gökdelen göreceksin, sakın şaşırma.


Harbiye'den Mecidiye'köye yürürken, birden bire fark ettim.
Daha önce haberlerini okumuşluğum, yine aynı yerden geçerken tuhaf tuhaf bakmışlığım vardı ama bu sefer birden bire görüntü tarafından yakalandım.
Lüzumsuz Adam gibi hissettim bir an kendimi, hani şöyle diyen Lüzumsuz adam:

"Dün mahalleden şöyle bir çıkmaya karar verdim. Unkapanı'ndan vurup Şişhane'ye çıktım. İstanbul bayağı değişmiş. Şaşırdım kaldım.
Hoşuma da gitti bir bakıma: 

Temiz, asfalt, kocaman yollar... O su kemeri ne güzel şeymiş meğer! Nedir o ta bir kilometreden takızafer görünüşü! Yanında Gazanferağa medresesi şipşirin, bembeyaz. Parklar, ağaçlar gördüm. İnsanlar gördüm. Ürkek ürkek dolaştım. Kıztaşı'na kadar uzandım. Fatih'ten aşağıya yürümeye başladım. Saraçhane'ye vardım. Baktım bir binanın tepesine yıkıcılar çıkmış, yıkıyorlar. Şuralarda bir hamam vardı dedim, kendi kendime. Yıkılan o hamammış. O sıra vücuduma bir hamamda yıkanmak kaşıntısı geldi."


Lüzumsuz Adam, bir kentsel dönüşüm öyküsü değil mi? O vakitlerin hareketlenen, 1950'nin Demokrat Partisi'nin hızlandıracağı hareketlerin başladığı İstanbul'un öyküsü. Hamamın yıkılması, kentsel dönüşüm süreçlerindeki "kir"in bir çok erken, edebi alameti gibi değil mi?

Lüzumsuz Adam gibi, yani Mansur gibi susmadan konuşasım geldi kendi kendime benim de. Bir tür uyku sersemliğiyle . Yedi yıl sonra mahalleden çıkmaya karar verir ya  Mansur bey; bense he çıkıyorum mahalleden, hep yayayım, hep sokaktayım, işte değilsem. Ama sanki birden bir uykudan, bir düşten uyanmışım da hakikati görmüşüm gibi geldi kafamı kaldırıp caminin arkasında görünen gökyüzünü üstüne tapulayan binayı görünce. Sordum, 40 katmış. 40 kere maşallah desinler diye mi seçilmiş bu kat, bilemedim.

Ne diyor bu fotoğrafın "hakikat"i? "Tanrı büyük ama sermaye bizde" mi diyor? "Tanrı büyük ama sermayenin dediği olur" mu diyor? "Tanrının hakkı tanrıya, gökyüzünün kalanı kapitalizme" mi diyor? Sadece gökyüzü değil zaten, yer yüzü de, akarsu da, durgun su da oraya hak...
Ne diyor bu fotoğrafın "hakikat"i? İstanbul'un güzelliğinin ortağı artık zarif minareler değil, kutsallığın alametleri de onlar değil. Onlardan büyük gökdelenler var. Gökdelenlerden büyük gene başka gökdelenler olacak. Bundan sonra böyle. Bütün bu doku tahribatını tazmin de ederiz evel Allah! Osmanlı'nın 500 yıl akıl edemediğin akıl ve amel edip. N'ideceksiniz? Çamlıcaya cami! Kamu rüşveti midir bu? Kim bilir. Zarif minarelerin arasında yükselen heyula gökdelenlerin açtığı yaraya merhem olur mu Çamlıca camisi? E yapanların yarasına olur, bakanlar da bakmayı versin.

Lüzumsuz Adam'ın duygularıyla pazar gününü geçirmek zor, ama ondan kaçmak da zor. Hani der ya:

"Yedi senedir bu sokaktan gayri İstanbul şehrinde bir yere gitmedim. Ürküyorum. Sanki döğeceklermiş, linç edeceklermiş, paramı çalacaklarmış -ne bileyim, bir şeyler işte- gibime geliyor da şaşırıyorum. Başka yelerde bana bir gariplik basıyor. Her insandan korkuyorum. Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı adamlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?"


0 yorum:

Yorum Gönder