25 Nisan 2012 Çarşamba

Soykırımı inkârın beş teranesi


‘Atalarımız soykırım yapmaz’ demek, 
pek övünülen ileri demokrasi çağında 
Ermenilerin hâlâ ‘biz’den 
kabul edilmediğinin çok açık bir itirafı.




1915 hakkında konuşmak zor, ama susmak da imkânsız. 1915 hakkında konuşmayı kolaylaştırabilecek iki yol var: İnkâr ve yas. İnkâr yolu, devletin ve devlet tedrisatından başarıyla geçmişlerin önerdiği, seçtiği yol. Yas, böyle bir suça ortak olmak istemeyenlerin, böyle bir suçun tekrarını kabul etmeyenlerin.


“TARİHÇİLERE BIRAKALIM” MI?

İnkârı seçenler, her sıkıştırdıklarında yeni bir argüman üretiyor. İçinde bulunduğumuz dönemde çok sevilen, 1980 sonrası üretilen, 90’larda yükseltilen bir argüman: “Tarihi tarihçilere bırakalım.”
Bunu diyenler, tarihin tarihçilere bırakılmayacak kadar önemli olduğunu çok iyi bildiklerinden, hemen ekliyorlar:  “Atalarımız öyle şey yapmaz.” Yani “atalarıMIZ”, “SOYkırım” yapmaz. Bu kalıbın kendisi, sadece "tarihçileri" yasaklamakla yetinmiyor, "başka türden" tarihçilerin olası ikna edici çıkışlarına karşı, o çıkışları suya düşürecek söylemi önceden ortaya koyuşuyla, örtülü ama yadsınamaz bir itiraf içeriyor aslında.
“Atalarımız” ve “soykırım” kelimeleri önemli. Önce “soykırım”ın tanımına dair bir hatırlatma: Soykırım, devlet ya da devlet benzeri bir örgütlü güç gerektirir, onun tarafından yapılır. Bilinen bütün vakalar bu özelliği taşır. Tek örnek yeterli: Naziler meselesinden ötürü “bütün Almanlar” suçlu ilan edilmedi. Hülasa, “1915’te soykırım yapıldı” demek, 1915’te devleti çekip çeviren yetkilileri ve onların fiillerini öne çıkarır öncelikle. “Atalarımız oldukları için” yapmayacaklarını savunma olarak ileri sürmek, her tür araştırmayı yasaklamak demek. Bu kerameti kendinden menkul argüman, “Türk-İslam sentezi” denilen ideolojik örüntünün, temeli Abdülhamit zamanında atılan, ilk büyük uygulaması Abdülhamit’in mekteplerinde yetişen kadrolar tarafından 1915’te yapılan ve 12 Eylül 1980 sonrası güncellenip güçlendirilerek tedavülü artırılan ideolojik örüntünün tüm şifrelerini taşıyor içinde.

VAHİM BİR SONUÇ
“Atalarımız soykırım yapmaz” argümanı aynı zamanda bu topraklarda bir zamanlar yaşayan “Ermeniler”in, bu topraklarda bugün yaşayan “biz”lerin “atalarından” olmadığını da söylüyor! Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakan dahil en yetkili ağızlarından tekrar tekrar çıkan bu söz, halen devlete yurttaşlık bağıyla bağlı Ermenileri gözünü kırpmadan “biz”in dışına attığı gibi, 1915’te işleyen aklı da deşifre ediyor:
Soykırım için önce biri devletle olumlu ilişki içinde tanımlanacak en az iki soy gerekir: Güçlenecek, yükseltilecek, korunacak bir soy ve elbette aşağılanacak, düşürülecek, korunmayacak, yok edilecek bir soy. “Biz” ve “biz” olmayan. Üstün olan soy elbette devletle bağlantılı tanımlanan soy olur. “Biz” buyuzdur. Anadolu deyişiyle “Ermeni kırımı”nı “Ermeni soykırımı” haline getiren şey, devletin halen yaşadığını her fırsatta öğrendiğimiz bu “soy” bakışıdır.

“O ZAMAN SOYKIRIM KAVRAMI YOKTU”
Bir grup da “soykırım”ın hukuki bir kavram olduğunu, ceza hukukunun mantığı gereği geriye yürütülemeyeceğini, Holokost öncesinde öyle bir kavram bulunmadığını, dolayısıyla 1915’e “soykırım” denilemeyeceğini öne sürüyor. Ciddi bir argüman.
Fakat, bu argüman kabul edildiğinde, Holokost’un da “soykırım” olarak kabul edilemeyeceği sonucuna ulaşırız; bu aşırı pozivistik bakış, “insanlığa karşı suçlar” ve onun sürükleyici başlığı olan “soykırım” suçuna karşı gerekli ortak mücadeleyi imkânsız kılacak biçimde hukuksal düşünce olimpiyatlarına dalmaktan başka işe yaramaz. Soykırımın bütün zamanlara ve bütün toplumlara uygulanabilecek bir yasası yok mu? O zaman o yasa yapılmalıdır. Naziler ancak bu bakışla yargılanabildi, Yahudi soykırımı ancak bu bakışla sadece vicdanlarda değil, hukuken de mahkûm edilebildi. Çünkü soykırımı mümkün kılan şeyin, devlet denilen şeyin elini kolunu bağlamaya yarayacak bir yasa gereklidir. Soykırım ve insanlığa karşı suç kategorileri, devlet ve benzeri kudretli yapıları cezalandırarak etkili olmayı hedefleyen yeni hukuki kavramlar olarak, eski ve iç hukukla sınırlı ceza hukuku mantığına hapsedilemez. Mesele sadece 1915 ve Türkiye değil, mesele bütün kapitalistik ulus-devletler ya da o mertebeye ulaşmak isteyen devlet ve aday devletlerdir çünkü. Yani bütün insanlığın geleceğidir.
“EMPERYALİSTLER SÖMÜRÜYOR”
“Emperyalist güçler bu konuyu sömürüyor” diyenler var bir de. Bu türden bahaneler, 1915’te milliyetçi saikler dahil çeşitli nedenlerle silahlanmış olan Ermeni grupların varlığını ve eylemlerini öne sürerek bütün bir kavmi yok etme projesini yürürlüğe koyan cinayet şebekesinin bahanelerinden daha ahlaklı değil. Emperyalist güçler, evet, onların sömürmediği bir konu yok. Tam da bu nedenle 1915’in inkârına karşı çıkmak şart: Çünkü 1915’i mümkün kılan homojenleştirici ulus-devlet aklına, dolayısıyla emperyalizmin kendisine (yani devletine) ve ruhuna (ulus-devlet ideolojisine) karşı çıkmak demektir.

“DİYASPORA ŞEYTANI”
Ermeni diyasporasının suçlanması var bir de. Neredeyse bir şeytandan bahsedilir gibi bahsedilir ondan. Diyaspora argümanının en malum formlarından biri: Aslında Ermenistanla anlaşmamız zor değil, ama ah şu diyaspora… Biri daha: Bizim Ermenilerimizle sorun yok, ama ah şu diyaspora… Diyaspora-bizim Ermeniler farkı, Ermenilerin “biz”den değil de “bize ait”, “bizim elimizin altında” bir şey olduğunun ilanı. Diyaspora-Ermenistan kıyaslamasıysa aslında arkasında ekonomize akla batmış iki yüzlü bir diplomatik bakışı saklıyor; tercüme edelim: “Onlar olmasa şu üç kuruşa muhtaç Ermenistan yönetimini ne kolay hizaya getiririm!”

Sırf bir kavme ait oldukları için yok edilmek istenmiş, büyük bir kıyıma uğramış bir nüfustan arta kalanların, uğradıkları kötülüğün hafızasını yitirmemek ve tarihsel haklarını istemek için örgütlenmeleri, ses çıkarmaları, çalışmalarını eleştirmek tek şarta mümkün: 1915’in inkârını bırakırsın, dönüş yollarını açarsın, tazminata hazır olduğunu ilan edersin, affını diler, yasını tutarsın. O zaman zaten “şeytan diyaspora” masalı kimseye gerekmez.
(24 Nisan 2012, Radikal İnternet

0 yorum:

Yorum Gönder