9 Haziran 2015 Salı

Kürtleri Kurtaran Adam

Önnotlar:
Bu yazılar yüzdeon.org için yazıldıydı. Bu seçimlere özgü bir denemeydi. HDP'nin baraja karşı mücadelesinde gönüllü bir beş haftalık yayın macerası. Tuğrul Eryılmaz ve Nazan Özcan çağırınca gittik, tamam dedik ve işte yazdık. Şimdi de ikisine ve Elif'lere, Ece'ye ve işte bu işte tuzu olan herkese teşekkür ederim.
Baraj aşıldı. Taştı neredeyse. Şimdi, barajı aşmaktan daha kolay olmayan bir dönem, dönemeç var. Daha çok düşünmek, daha çok çalışmak gerektiren. Fakat barajın yıkılması, bir korku, bir kaygı eşiğinin de aşılmasını sağladı, umut lehine, umut ilkesi lehine: Ne yapsak olmuyor ruhiyatından çalışınca bal gibi oluyor gayretine geçmek, yüz baraj yıkmaya bedel.
İyi günler olmayacak. Anlaşılıyor. Seçimden önce, baraja doğru yürüyüşü kesmeye yönelik tuhaf, karanlık, kara ve kanlı tezgahlar seçimden sonra işleri daha da karıştırmak, cezalandırmak, eski umutsuz günlere geri gidişi sağlamak, gücün sahibinin kim olduğunu göstermek... amaçlarıyla yürütülüyor. Korkutucu işler. Çok kötü şeyler yapabilirler. Yaptıklarından biliyoruz. Fakat, korksak da, umutsuzluğa düşemeyiz. Çalışmaya,  çok çalışmaya daha çok çalışma eklenmeli. Düşünmeye daha çok düşünme... 
Barış kazanacak. Hem dua bu elbette hem inanç ve hem de hedef. Barış kazanacak. Kürt ulusu kaybetmeyecek. Kürt ulusuna kaybettirmeyi, dahası Kürt ulusunu kaybetmeyi isteyenler başaramayacak. 
....

Kürtleri Kurtaran Adam
Erdoğan, “Kürtleri faşist Kürtlerden kurtarmaya geliyoruz” sözüyle Kürtleri bir şeylerden kurtarma geleneğine dahil oldu. Geleneğin zirvesi, Kürtleri Kürtlükten kurtarmaktır






Biz Kürtleri anlamak zor. Kurtaranımız bu kadar çokken neden bir türlü kurtulamıyoruz? En son, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kurtarıcılık misyonunu ilan etti. Tekraren tabii. Sevinsek mi, üzülsek mi, bilmek zor. Eski kurtarıcıların kurtaramadığı biz Kürtler, bu yeni (ve Suriye'yi, Irak'ı, Mısır'ı filan da galiba yeni kurtarmış) kurtarıcı tarafından kurtarılırsak, başımıza bir iş gelir mi diye.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, şöyle dedi: "Ben Kürt kardeşlerime sesleniyorum. Sizi bu zalimlerin, bu faşist Kürtlerin elinden biz diğer Kürtleri kurtarmaya geliyoruz."Aynı konuşmadaki "yaradılanı seviyoruz yaradandan ötürü" demagojisinin de eşliğiyle bakarsak, Erdoğan'ın ait olduğu siyasal İslamcı çizginin olağan bir cümlesi gibi duruyor. Cümlenin sentaksındaki tuhaflıklar, sadece irticalen konuşmanın getirdiği önemsiz kusurcuklar değil; konuşan ile hakkında konuşulanın tarihsel ilişkisindeki ağır kusurların yarattığı bir yamulma. Cümlede, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yönetsel kadrolarının "Kürt" varlığıyla ilişkilerinin tarihi yatıyor.
Hitaptaki karışıklıklarSeslenerek başlıyor cümle. Karşılığından emin bir seslenme. "Ben Kürt kardeşlerime sesleniyorum." Kendine güvenen biri, kendisine güvenildiğini bilerek konuşuyor. Gibi. Gibi, çünkü devamı tuhaf: "Sizi bu zalimlerin, bu faşist Kürtlerin elinden…" Tuhaflık üç noktada başlıyor, oraya kadarı, aynı "güvenlikli" hitap… Fakat birden, cümlenin yarısında zamir değişiveriyor, az önce seslenilen, "siz", ortadan kayboluyor, başka birine seslenerek devam ediyor cümle: "… biz diğer Kürtleri kurtarmaya geliyoruz." Hitap edilen Kürtler, birden konu edilen, hikâye edilen Kürtlere dönüşüyor. Hitap edilen belirsizleşiyor. Kürtlere, "Kürtlerin elinden Kürtleri kurtarmaya geldik"
Bugün var olan ya da bugüne etkisi olan tüm mücadele yapılarının çıktığı yer de burasıydı: Kürtlükten kurtulmak istememek
demekteki tuhaflık mı fark edilmiş?Kürtleri kurtarmak, cumhuriyetin bir misyonu. Yani kurtarıcılık bir miras. Bir gelenek. "Geri kalmış Türkler"den başlayarak herkesi kurtarıyorlardı ya. "Muasır medeniyet seviyesi" filan. Devlet Türklüğünü yaratmak için girilen yolda, zaten "yabancı" olan, yani "milli" olmayan yani "gayri müslim" olan Rum, Ermeni ve Yahudiler, kurtarılması değil, kurtulunması gerekenlerdi. Kurtulduk hamdolsun. Türkler, cehaletten kurtarılacaktı; damarlarındaki asil kanı bilmemekten, dünyaya bedel olduklarını bilmemekten, asker doğduklarını bilmemekten, kendi dillerini konuşmayanları yok etmeleri gerektiğini bilmemekten... Kürtler ise… Kürtleri sadece cehaletten kurtarmak yetmiyordu, vahşilikten, gerilikten, ağalıktan, şeyhlikten de kurtarılmaları gerekiyordu; elbette bir de Kürtlükten kurtarılmaları. İşte Kürt meselesi dediğimiz ve PKK dahil bugünde var olan ya da bugüne etkisi olan tüm mücadele yapılarının çıktığı yer de burasıydı: Kürtlükten kurtulmak istememek.

Antifaşistlerle faşistler
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuşmasındaki ideolojik içeriğe güven ve "kurtarıcılık" misyonunun neredeyse sevinçle söylenmesine yol açan şey, çok eleştirdiği "CEHAAPEE zihniyeti"nin yani kuruluş/tek parti döneminin güven ve sevinciyle ortak. Mekanizma aynı. İçerikteki İslamcı boya ise iktidardaki kadroları tanımak için kullanılan bir parola. TC başkomutanı zihniyeti. Hitabetin birden bozulması, yani Kürtlere hitap ediyorken, Kürt-olmayanlara hitap etmeye yönelmesi, "kardeşliğe" ve "diyaloga" dayalı bir siyasetin değil, "ağabeyliğe" ve "tebliğe" dayalı bir siyasetin iç dünyasında galebe çalmasından.Bahsettiği faşist Kürtler de, malum, antifaşist 12 Eylül darbesinin antifaşist Siyasal Partiler Kanunu'nun antifaşist seçim barajını yıkmak üzere Kürdistan'dan çıkıp Türkiye'nin her tarafında sokak sokak siyaset yapmaya çalışan HDP'liler. Niye faşistler acaba? Kürtlükten kurtulmak istemedikleri gibi, Türkleri ve başkalarını da Kürtleri kurtarmaktan kurtarmaya çalıştıkları için mi?Hasılı, Erdoğan'ın cümlesi, sömürgeci yönetsel düzeneklerin cümlesidir. Batılıların dünyayı sömürgeleştirirken başvurduğu çocuklaştırma kadınlaştırma, cahilleştirme, vahşileştirme usüllerinin bir benzerinin ürünü. Hani şu Michel Foucault ve Edward Said'den beri daha bir ayrıntılı biçimde bildiğimiz usuller. Kürtler ya vandal, barbar, vahşi, faşist işler yapar ya da siyaset yapamaz. Yapmaya yönelirse de zaten yönelenler temizlenir, böylece öbür Kürtler kurtulmuş olur…Belirtelim ki Erdoğan yalnız değil. En suçlu kişi de değil. Bu usullerin mucidi değil. Giderek en masum olmamaya doğru olağanüstü azimle çalışıyorsa da. "Faşizm"i keşfetmişse de… Erdoğan yalnız değil, çünkü şimdi kılcal damarlarına varana değin yönetmek istediği devletin bilinçli sömürgeci tarzı, farklı kelime grupları, farklı jargonlarla değişik çevrelerde ortaya çıkıp çıkıp duruyor.


Kadim bir örnek: Haiti devrimi

Michel-Rolph Trouillot, Haiti devriminin Batılıların tarih-felsefe-siyaset bilimi çalışmalarında neden görünmediğini ya da tuhaf biçimde göründüğünü incelediği (Geçmişi Susturmak/ Tarihin Üretilmesi ve İktidar, İtaki, sayfa 117) çalışmasında, "… bütün felsefi tartışmalara rağmen, kölelik karşıtı hareketin yükselişine rağmen, Haiti Devrimi Batı'da aklın almayacağı bir olay olarak kalmıştır" saptamasını yapar. Ekler: "Bunun sebebi, devrimin sadece köleliğe ve ırkçılığa meydan okuması değildir; aynı zamanda bunu yapış şeklidir." Çünkü, der, isyan patlak verdiğinde "…Avrupa'da ancak bir grup radikal yazar ve Amerika kıtasında tek tük birkaç kişi, felsefi ve/veya pratik gerekçelere dayanan bazı çekinceleri olsa da köleleştirilmiş olanların aynı zamanda insan olduğunu kabul etmeye hazırdır. Ancak hiçbiri buradan yola çıkıp köleliğin derhal kaldırılması gerektiği sonucuna ulaşmaz."Türkiye'de de, Kürt meselesine ilişkin tartışmalarda Kürtlerin hukuki ve siyasi haklarının zarar görmüş olduğu (örneğin bugünkü iktidar partisinin geçmişe yönelik olarak anlattığı gibi) ya da görmüş olabileceği (muhalif partilerinin yarım ağızla dile getirmeye yöneldiği gibi) kabul edilse bile, bu hakların derhal verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıyor. İnsanların kendi dilinde eğitim görmemesi kötüyse de, Kürtçe eğitim öğretimin neden kabul edilebileceği anlaşılamazmış gibi yapılıyor filan…
Eski hal muhal

Hasılı, "milliyetçiliği ayaklar altına aldık", "onlar ırkçı, kafatasçı, biz kardeşlikle bakıyoruz" filan güfteleri artık özgürlük, demokrasi , eşitlik filan bestesiyle senkronize olamıyor. Kürtlerin uğradığı adaletsizliklere karşı isyanı ve günümüze kadar gelen mücadelesinin verimi, "faşist" lafıyla çöpe atılmak istenirken sadece sıradan muktedirlerin sıradan lafazanlığına sığınılmıyor, sömürgeci aklın ve ruhun tarihsel figürleriyle güzel ortaklıklar da kuruluyor. Kürt siyasal hareketine ve yoldaşlarına yönelik "vandal, kan emici, kıyıcı, zalim..." gibi sıfatlar dizisi, ezilenlerin hak taleplerine yönelik tarihsel tasvirlerle uyumlu; Trouillot aynı kitapta aktarıyor: "Örneğin (…) Siyah kölelere siyasi haklar tanıma önerisinin tehlikelerine dikkat çekerken şunları der: "Üstlerine düşen vazifelerden bihaber yaşayan bu insanlara siyasi hakları tanımak, bir delinin eline kılıç vermek gibidir." (S113)Haklarını isteyen Kürtler, "şaki, eşkıya, terörist" oldulardı, şimdi de "vandal, kan emici, faşist" oldular; bu elbet çok yeni bir laf değil, en eski, Osmanlı egemenlerinin dışlayıcı dilindeki "Ekradı Vahş"ın kırpılıp kırpılıp nutuklara serpiştirilmiş hali. Erdoğan'ın dilinde siyasal hak talep eden Kürtler, "faşist", "diğer" Kürtler "kurtarılmaya muhtaç" yani reşit olmayanlar olarak yerini alıyor. Cümledeki karışıklık ise, baraja doğru yürüyen suların sesinden...


0 yorum:

Yorum Gönder