14 Haziran 2015 Pazar

Açın O Sınırı





Kadınlar acıyı taşıyor. Çocukları. Acı çocuklardır. Çocuk acıyı biliyor. Çocuk acıyla büyüyor. Çocuk acının sınırını biliyor. Çocuk sınırı biliyor.

Savaştan kaçanı, ölümden kaçanı sınırda bekletmek suçtur. Bilmiyor mu sınırı açmayan? İyi biliyor: Daha bir hafta önceye kadar, daha seçim gününden önceye kadar, “O kadar Suriyeliyi niye aldın” diye dövülen iktidar, “Siz muhacir, ensar nedir ne bilirsiniz” diye büyüklenen iktidar, niye almıyor bu yeni gelenleri? Niye işliyor bu işlenmemesi gerektiğini bildiği suçu? Ensarlık vasfı seçimde oy alamayınca düştü mü? Muhacir kontenjanı mı daraldı? Yoksa sınırın öte tarafında başka bir şeyler mi var? Hani şu “Kürt” adıyla bağlantılı alerjiler mi verdiriyor bu kararı? Yoksa, yoksa, ikinci fotoğraftaki gülen adamlarla, kapıyı açmayanlar arasında bir bağ mı var? Nasıl bu kadar göstere göstere bir suç işleniyor? "Bu suçu işleyebilecek kadar kudretliyiz" demenin bir getirisi olmalı kendilerine....

Çocuk sınırın yarattığı acıyı biliyor. Bir telin dikenine kilitlenmiş kalmış gözleri. Kadın telin bu yanına bakıyor, fotoğrafı çekene ya da fotoğrafı çekenin yanında tetiği çekmeye hazır olana. Ya da bir üçüncüye: Bize, bu fotoğrafa bakan ve sadece bakan kişiye. Baktığıyla iş yaptığını sanana, üzüldüğünü, acı paylaştığını, acıya karşı dayanıştığını… 

Oysa böyle bir dayanışma yok: Onlar orada, sınırdalar. Kadınlar. Çocuklar, kadınların kaçınılmaz yükü olarak. Adamlar. Onlar orada sınırdalar, “maaşı bizim vergilerimizden, silahı bizim vergilerimizden, elbiseleri bizim vergilerimizden” verilmiş askerlerin tuttuğu sınırda. Çocuk, acı emerek büyüyen çocuk, acının gramerini çözüyor telin dikenine bakarak, daha görmekle tel canını yakıyor besbelli. Kadın, acıyı bilerek büyümüş kadın, karşıya bakıyor, fotoğrafı çeken, fotoğrafı çekenin yanında tetiği çekmeye hazır olana ve fotoğrafın ulaştığı her yerde kareye bakana, bize.


Gülüyor adamlar. Gülen  adamlar. Gülen adamların omzunda silah var. Kalan adamların, kadınların, çocukların ellerinde, omuzlarında yük. Can ve canın yongası. Gülen adamlar, çocuğun baktığı gibi dikene bakmıyor, kadının baktığı gibi bu tarafa bakıyor: Fotoğrafı çekene, fotoğrafı çekenin yanındaki, arkasındaki, önündeki, her neyse, tetiği çekmeye hazır durana ve fotoğrafa bakan her kimse, ona. Bana. Bize. Sana. 
Bakıyor ve gülüyor.

Çocuğun acısı ne kadar derin ve ağırsa, daha aguş bebesiyken alnı kırışacak kadar almışsa acı dersini, gülen adamların gülüşü de o kadar büyük. Büyük kahkaha. Kahkahalarla gülüyorlar, acı içinde süpürdükleri kitlelerin önünde. Sınıra süpürürken de, sınırdan geri süpürürken de gülüyorlar.

Fotoğrafla baş başa kalmak zor. Hayır, orada olmaktan daha zor olduğu için değil elbette, sınırın o yakasındaki çaresizlike benimki nasıl kıyaslanabilir? Sınırın iki yanındaki sıkıntıyla fotoğrafa bakanın sıkıntısı bir değil, türdeş de değil: Bakan, ben, oradaki acıların, yüklerin dışında bir yükle karşı karşıyayız. Acı değil, ama yük: Seyretme yükü. Seyredip üzülmekteki yük, seyredip sevinmedeki alçaklıkla bir değil elbet, fakat, “üzülme” bu alçaktan kurtulmak için yeterli bedel mi?
Fotoğrafta alçaklık var. Diken olarak. Tel olarak. Tüfek olarak. Sınır olarak. Kahkaha olarak. Kahkahaya seyirci olarak.


Açın o sınırı demek lazım. “Açın o sınırı” demenin daha güçlü yollarını bulmak lazım. Fotoğraftaki alçaklığa paydaş olmamak için, bir yol lazım. 

0 yorum:

Yorum Gönder