23 Aralık 2010 Perşembe

Ah!

Ah!


Boydan boya geçer gökyüzünü

                                                      bakışımın ucundaki iğneye tutturulmuş ateşböceği.

Şimdi çıkarmalıyım 
                                gökyüzü 
                                              sözcüğünü dağarcığımdan... Sözcük çıkınca gökyüzü de çıkacak diye umuyorum; sonra ateşböceğini, bakışımla gece kalıyor karşı be karşı... Onları da çıkarmalıyım en son; en son gözü... Gövdeyi...

- Onlarsız anlatabilir miyim peki, onlarla anlatamadığım şeyi?



Parmağımın ucundaki uğurböceğine yakardığımızı anımsıyorum ve onun parmağının ucundaki; sevinç çiçekleniyor yüzümüzde, gülümseyiş arıtıyor inancımıza pusu atan kuşkuyu: Bir öğle vakti görmüştük ya babamızı, bir daha niye olmasın? Görünmüştü de yitivermişti, bir daha niye...

Kırmızı kabuğun altındaki kınakanat açıldığında katlanan sevincin ömrü, ömrümüzden uzun olabilir mi ki? Hala duruyor oracıkta, parmağının ucundaki ateşböceği, parmağının ucundaki ay, parmağının ucundaki sabah yıldızı, parmağının ucundaki kurt izi, parmağının ucundaki yalancı mermi, parmağının ucundaki yüzüm, parmağının ucundaki yol, parmağının ucundaki ben... ve o, parmağımın ucunda... Duruyor, hala, oracıkta...

- Ellerimi saklamak zorunda mıyım şimdi?


Kendimi anımsatıyorum, ateşböceğinin yittiği yerde beliren aynada; yabancı saçlar, yabancı çizgiler, yabancı gülümseyiş ve yabancı... Bir süredir bakış alanının sınırından kaçıveren o belirsiz görüntü o olabilir mi? Etle kemiğe bürünüvermenin sınırından dönüyor bazen; bazen etten kemikten sıyrılıvermenin sınırından... O sınırda dönenip duran ben miyim yoksa?

- Buluşmaysa bu, niye tazeleniyor acı? Ayrılıksa, getirdiği sevinç ne?

Gülümseyiş dediydim; gülümseyiş mi diyeceğim şimdi altındaki gülümseyişi saklayan çizgiye ve daha altındaki ve daha...

Uzatıyorum ellerimi, kıpırdamıyor dizlerim... Üzüntüye terk ediyor yerini ürperti.
Karşıda karanlığın duvarı. Beklenen sesin olanaksızlığındaki hayal kırıklığının çavlanı, kulakta. Kabuk uğultusu... kabuk kokusu. Ya sözler? Onlar hiç söylenmedi mi? Deriyi ısıtıyor sanki söylenenler; tüyler dikeliyor, gözenekler açılıyor. Yer değiştiriyor iki dünya: Biri içe akarken biri dışa akıyor.
Eprimiş gövde, hiçlenmediğine hayıflanıyor sanki; sanki...

- Varlık düş, duygu gerçekse, gövde ruhun ta kendisi değil mi?

Düş müydü, sahi? Rüzgar ve ağlayan çocuk... O.
Dünya ağzımdaki memeydi, çekiliverdi; sonra bir daha, sonra bir... Oyuncudur yaşam meleği.
Bırakmalı artık söz etmeyi onlardan; dünyadan ve yaşamdan ve meleklerden...

Kanırtıp gitti nedensiz kaygı, tarlayı sıyırıp geçen bıldırcın kadar rahat. Uçurtmalarla oyalandık bir zaman, bir zaman sözcüklerin şeytan uçurtmasıyla; yenisi belirdi sonra ve daha yenisi ve daha...

- Rüzgarın nedeni çocuğun ağlaması olmasın?

Zamanla ilgisini kestiremeyeceğimiz bir fotoğraf; nasıl direndiğini bilemeyeceğimiz: İki çocuk uyuyor, yan yana; kurbağalar vıraklıyor uzakta, pencerede yelin kamçısı, ağır, ahşap kapının gözeneklerinde yuvalanmış böcekler çın çın:
Ne şiir bu, ne şarkı, ne işaret; Hafızayı var eden ve yok eden şiddet.

- Doğada bir anlam aramak kimin icadı?

İsli lamba, kısık fitil. İki çocuk uyuyor yan yana; aynı düşteler ama ayrı düşlerde atıyor nabızları; aynı ince köprüdeler ama ayrı gelecekler hazır onlar için.

- Hepiniz için olmadı mı?

Düşlerinde görecekler sonra birbirilerini; yabancı bakış, yabancı gülümseyiş, yabancı dokunuş ve yabancı...
Bir sarsıntı, yürüyüp geçen varlığımızdan.
Bir sarsıntı, yürüyüp geçecek varlığımız.
Çocukların giderek silikleşen bir resme dönüştüğü şu anda, odanın evrenden büyük olduğunu söyleyeceğim size; odanın düş denizinde bir ceviz kabuğu olduğunu söyleyeceğim ve evrenin iki çocuğun sığacağı kadar büyük olmadığını ekleyeceğim bunlara..
Zamanla, tiran kırbacı gibi havada kıvrılan ilk azarda, dudakların ilk kıvrılışında küçüldüğünü de söylemeliyim ama; ikincide biraz daha, sonra biraz...
Birbirlerinin sarsıntısıdır onlar. Uçurtmayı uçuran kahkaha, dikeni sivrilten çığlık, uykuyu bölüveren sayıklama, gerçeği ilga eden düşlem, bir saniyeliğine bile olsa...

- Sözlerimiz yatıştırılmış birer hıçkırık değil mi?


Sarsıntının içinde uyuduk, uyandık. Sarsıntı uyumadı ama içlerindeki.
Hep kapalı kalacak oda, yatağın bir yanı soğurken ve küçülürken daha da dünya ve daha da ve daha... Hep kapalı kalacak resim, gökyüzü gibi, ateşböcekleri gibi... anımsarken onlar kibrit kutusundaki zulmü. Yaşayacağını sandılar ateşböceklerinin kutunun karanlığında, yaşadıkları ve yaşayacakları gibi kendilerinin, odanınkinde...

- Yaşamak zulmetmek midir?

Gökyüzünü boydan boya geçen bir kayık... Gözyaşının yüzü boydan boya geçişi gibi... Camdaki damlanın pervazdan pervaza inişi gibi, az önce nefesimiz olan... - Nefeslerinin ritmi birbirine bağlanmış olanlar, birbirinizi yalnız bırakabilir misiniz ki?

Dilimdeki yangı sessizlik öğütlüyor bana; dinliyorum, kapatıp gözlerimi.

- Kahkahalarını unutabilir miyim ki? Ya gözyaşlarını?

Bende gelişip yükseliyor bulut, beni de alıp içine yitiyor; silinen görüntüler arasında adım adım ilerliyorum senin siluetinin beklediği ve ağır ağır yitip gittiği sınıra...
Atılacağımız dünya sözcüklerin dünyası olmayacak; sözcüklerin bıraktığında sen olmayacaksın, ben olmayacağım, nefes olmayacak. -

- Kalemi kırmalı değil mi?

Avuçlarının arasındaki kibrit, yüzünü yüreğimin buzuluna yansıtıyor.
Evet, buz tutuyor yüreğim; zihnim taneciklere ayrışıyor, toza. Resmin dağlıyor gözlerimi. Kapatıyorum. Açılıyor yine içimdeki oda. Sesini işitiyorum bir an, sesimi işitiyorum.
"Sen gelmiyorsun" diyor biri birine, aynı soru yankıyor aralarında: Aynı gövdeden iki ayrı ses belki, belki iki ayrı gövdeden aynı ses; belki de sadece eşyanın sakladığı bir yankıma...
- Biz dünyanın anısı olmayalım sadece?

İkisini birbirine bağlayan gizli el, yaşamın yüzeyinde pergel gibi çeviriyor onları. Çizgi kalınlaşıyor, kapanıyor daire; biri dışarda, diğeri içerde...

- Yaşam hep yarım kalan bir şey mi?


Zamanın sisi bizi siliyor resimden. Gözyaşından bir kayık taşıyor beni yüzünün kıyısına. Nefesin. Ay açılıyor, buzul; ay kararıyor, buzul.
Dudaklarımın kıyısındaki tuz senin kıyılarından kaldı, seninle koşturduğumuz kıyılardan, birlikte gördüğümüz düşlerden... Ağırıma gidiyor artık olmaman... Ağırıma gidiyor yaşam... Ağırıma gidiyor nefesim, sıcaklığım...

- Sormuyorum artık; söylüyorum: Ölüme aittir tam olan.

1 yorum:

Yorum Gönder