6 Ağustos 2012 Pazartesi

Benim işkencecim işini bilir!



Başbakan, işkencecilikle suçlanan, açık ve tutarlı ifadelerle, mahkeme kararıyla suçlanan bir kamu görevlisini, “Onu suçlayan terörden yatmış” diyerek sahip çıktı. “Yedirmem” dedi.

**
Çok değil birkaç yıl önce, çoğu çocuk birçok kişiye tecavüz eden biri yakalandığında, “Zaten büyüyünce kadın olmayacaklar mı” demişti. Sapık olmakla yetinmemiş, bir de küstah çıkmıştı özetle. O adama lanet etmeyen var mıydı?
Dün öğrendik, bir yerde bir genç kadın nişanı bozmak istemiş. Aileler toplanmış, anlaşmış: Zaten evlendiğinde o işi yapmayacak mı? O zaman şimdiden yaptıralım. Kadını, nişanlısıyla aynı odaya kapatmışlar. Üç saat saldırılara direnen genç kadın, bir yolunu bulup kaçmış. Bu sözde sevgiliyle iki aileye lanet etmeyen var mı?
Acele etmeyelim, belki de lanet eden sanıldığı kadar çok değildir.
Ceza kanunu yapılırken, tecavüze uğrayan kadınların, tecavüzcüleriyle evlendirilmesi ciddi biçimde önerilmişti. Mesele sadece AK Parti değildi, çünkü eskiden de evlenme, tecavüzü cezasız bırakan olağan bir hukuk yolu olarak düzenlenmişti. AK Partili ya da değil böyle düşünenler sanılandan fazla.
İlk örnektekine sapık deyip geçmek kolay, ikinci ve üçüncü meselelerde ne yapacağız?

**
Bir tecavüz biçimi daha var, üstünde pek durulmayan, lanet edenin sanılandan az, çok az olduğu bir tecavüz. Tecavüzcünün kadına koca, aileye saygın damat olarak alınmasına benzeyen, ama daha geniş, daha yüksek planda, siyasette ve hükümet etmede muteber bulunan bir tecavüz. Bir işkence aracı olarak.
“Sapık”lık düzleminde tecavüz, failin fizik üstünlüğüyle ahlaki kısıtlılığının buluşmasından ibarettir. Güçlü, zayıfa yönelir.
Toplumsal düzlemdeki (onaylanan!) tecavüzler, kadının cinselliğinin üstün erkek cinselliğinin yanında değersiz sayılmasının olağan bir sonucu. Toplumsal güçlüler, zayıflara yönelir. Sapıklık halinde onaylanmayan şiddet, basit toplumsal çıkarlarla –kutsal ailenin kutsal çıkarları- düğün dernek yaptıracak kadar onay görebilir.
Şiddetin, çıplak şiddettin toplumsal çıkar dışında aklandığı bir yer daha var, siyasal alan: Burada aile dışındaki kutsallar da devreye girer: Vatan, millet, bayrak ya da bu levhaların arkasındaki banka hesapları, tapu koçanları, hisse senetleri…

**
İşkence alçaklığı insanlık kadar eski olmalı. İnsan suçlarını diğer hayvanlara yıkmaya, kendi alçaklıklarını hayvanlar aleminden adlandırmayı sever ama yemine-hedefine işkence yapan insandan başka canlı yok. Ama ortak payda da yok değil: Güçlü, zayıfa yönelir.
Nedir işkence? Bir savaş silahı. Bir idare yöntemi. Bir güç uygulaması. Bilgi almayı, intikamı, aşağılamayı, boyun eğdirmeyi ve ibreti hedefler: bazen tek tek her biri, bazen ikisi, üçünü, bazen hepsi.
Türkiye’de de işkence aynı amaçlarla kullanıldı, anlaşılan daha kullanılacak. Bir devlet enstrümanı olduğu için de işkenceci daima rahattır: Ceza almayacaktır, en açık, bariz durumda bile. Türkiye devlet olarak AİHM’de çok mahkûm oldu, ama ne gam, 16’ıncı büyük ekonominin ödediği üç otuz para, ekonomik göstergeleri bozmayacağına göre? Evet, mesele göstergelerdir, her şey göstere göstere yapılır.

**
İşkenceci, korkunç biri değildir. Hasta biri değildir.  Sıradan, hatta sosyal hayatında iyi ve dürüst biri olabilir. O, çıplak şiddetin çıplak bedene uygulanması emrini almış olmaktan başka iş yapmaz. Turgut Özal’ın, “Benim memurum işini bilir” sözü sadece rüşvet için geçerli değildi.
Devletlerin işkenceye prim verip vermemesi, arzuladıkları toplum tasarımıyla ilgilidir: Bir savaş silahı olarak işkence, “savaşan toplum” tasarımına da uyar. İç mücadele alanlarına yani. Şiddetin görünür ve açık olduğu, toplumsal sorunların çözümünün şiddeti soğurarak değil, körükleyerek arandığı yerde, işkenceden, işkenceciden kimse kurtulamaz. Toplumların işkenceye prim verip vermemesi de devletlerin bu pis işleri hangi tarzda yapacağını belirler. İşkenceye sıfır tölerans gösteren bir devletin toplumu, kısa sürede dersini alır; işkenceye sıfır tölerans gösteren bir toplumun devleti-orada bunlar konuşulmaz zaten.
İşkenceyi ak gösterecek stratejiler inkârla yola çıkar, ama bu yetmez. İnkâr, iç ya da dış hukuksal mekanizmalara karşı basit bir tedbirdir. Stratejinin çekirdeği, söylenenin içine gizlenen söylenmeyendir: “Suçlayan kişi, vatana, millete, bayrağa (banka hesaplarımıza, hisse senetlerimize, tapu koçanlarımıza) düşman, suçlanan kişi onun bekçisi. Yapmışsa da iyi yapmış” “Toplumsal savaşım” vardır, güçlü taraf, güçlenmesini istemediği tarafa çıplak şiddet uygularken, sihirli güvenlik algısına başvurmakla işi bitirir: Düşmana yapılmış.
Çıplak şiddet çıplak bedene uygulanacaksa, işkencenin görüldüğü her yerde en kötü durumda, en korumasız, saldırıya açık durumda kadınlar olacaktır. Bütün savaşlardan biliyoruz, en son Ruanda ve Saraybosna’da acı biçimde gördük. Gündelik hayatta bile aşağılanan kadın, bir muhalif olarak sosyal mücadele içinde kolluk güçlerince takibata uğradığında, açık ve korumasız hedeftir.
Zulüm açısından, işkence ve tecavüz açısından, 12 Eylül’le başlayan “düşmana karşı her şey mübah” geleneğinin içindeyiz hâlâ; o statükoyu yıktık diyenler, onun araçlarının tamamına iştahla sahip çıkıyor. İşkenceci terfi ediyor, çünkü onu suçlayanlar “siyasal nedenlerle yolu kolluk güçlerinin olduğu yere düşmüş” kişiler. Yani hak etmişler, deniliyor bize.
İşkenceci korkunç biri değildir, hasta biri değildir; korkunç ve hasta olan devlet ve ona inanan toplumudur. Lacan söylüyor: Bir insan toplumu her zaman bir çılgınlık olmuştur. (Lacan, Benim Öğrettiklerim, MonoKL yayınları) O yüzden işkenceci çoğunluğa normal gelebilir. Sıfır tölerans evet, ama mağdur ve mağdurelere; işkenceciye, malum, sonsuz! 
Evet, tecavüzcüsünden saygın damat çıkarmayı bilen toplumların yöneticileri, aynı kişiden saygın kamu yöneticisi de çıkarır, şaşırana şaşırmalı.




0 yorum:

Yorum Gönder