3 Ağustos 2012 Cuma

Yürüyüşler 9-Tayfun Gönül'ün ardından


Kötü haber. Kara haber: Tayfun Gönül ölmüş.
Vicdani retçi Tayfun Gönül ölmüş. Devlet dersinden ölmeden çıkan çocuklardandı. Öldürmeyi de reddetti. Dostların başı sağ olsun.
Saat geç, kimseyi aramaya cesaret edemiyorum. Ama ölüm paylaşmaya zorlayan bir şey. Kim tek başına bir ölümü kaldırabilir? Sevilenin ölümünü.
**
Ölüm paylaşmaya zorlayan şey, yaşam gibi. Bizden doğum haberini saklayanı affedebiliriz, bizden ölüm haberini saklayanı zor. Bizi kırmamak için saklayanı değil, bizim o ölümden haberdar olmamızı bile bile engelleyeni.
Ölüm haberi derhal yola çıkarır: İzdir o ve iz izlemeye zorlar. Hafıza yola çıkar, beden de. Bedenin yolu, ölünün olduğu yere, öleni sevenin, ölenle ilgilinin olduğu yere doğru.
Haberde ölen isimdir-ölü görülmeden, ölünün olduğu yere gidilmeden zordur ölüm haberiyle boğuşmak. Bu yüzden “son bir kez görmek isteyen”ler çıkar hep. İsteriz hep bunu.

**
Ölüm haberi, kendi öleceğimiz bilgisi gibidir biraz: Biliriz bunu ve inanmayız. “Ölecekmiş gibi ibadet ve ölmeyecekmiş gibi yaşamak” öğüdü, bu bilgide bir durak yaratmak için muhtemelen: Ölmeyecekmiş gibi yaşayan, ölümden ötesinde bir yaşam öngören her düşünce, her inanış için bir sapma alanı yaratır. Zaten ölmeyecekmiş gibi yaşarız, o yüzden inanç sistemleri ölümü akılda tutmaya verirler ağırlıklarını, ölümü ve sonrasını.
Ölüm, hep bizi izler. İzci mi? Değil, izdir o. Bizdeki iz: Dışardan ölüm haberi olarak gelir, içerden biz onu sadece zaman olarak biliriz. Jankelevitch de böyle demiyor mu? Ölüm mekanla ilgili değil, zamanla ilgili. Biz mekandayız. Bedenimiz ölümün mekanı mı? Hayır, yaşamın mekanı, ölüm geldiğinde yaşam tamam oluyor, ölüm de tamam oluyor. Bir daha ölemeyiz, bir kere ölebiliriz. Bir daha yaşayamayacağımız gibi.

**
Ölümler ölümlere ulanmakta ustadır.” İsmet Özel miydi? Evet. Nasıl ulanır ölümler ölümlere? Dışardan haber olarak gelen, içerdeki korkuyu mu körükler? Hayır, içten içe inanmayız ölüme, biliriz, görürüz, ama ölümsüzlüğümüze inanırız sanki. Jankelevitch’in gözlemi de böyle. Ama felsefeyle bulunan bir gözlem değil, kaç bin yıllık gözlem kim bilir.
İçimizde bir ölüm daha var, bizimkinin yanında, iç-ölülerimiz. Dışımız toprak değil sadece, içimiz de geniş bir toprak. Bir mezarlık. Sadece bir mezarlık olsa, yaşayamazdık, içimiz de dışımız da.
Fakat iç mezarlık, ölü-olan-ölülerle dolu değil. İç mezarlık, ölmeyen-ölülerimizle dolu aslında. Biz yaşayanların anısı değiliz sadece, içimizde anı olarak tuttuğumuz ölülerimizin de anısıyız. Ölüm-anları dahil, onları hep canlı olarak hatırlarız. Hatıra, yaşamın izi, bedenin iç-öyküleri.
Bir hile mi bu? Ölümü bilip öleceğimize inanmıyormuş gibi yaşamak. Gibi-ama korkuyu, ürpertiyi öteleyen bir gibi. Yaşamsal bir hile. Yaşamın  hilesi.
Yine hile mi bu? Öldüklerini bilip, ölmemişler gibi anılarıyla yaşamak: Hatırlarsın ve için sızlar, hatırlarsın ve gizli, mahcup bir sevinç dolanır üstünde, bir anlığına. İç içe iki kip: Sızı ve sevinç. Ölmüş olduklarını hatırlamanın sızısı, ölmüş-olanı hatırlamanın sevinci.
**
Zaman, ölümün diğer adı mı? Zaman ölümün diğer adı değil mi? Zaman ölümün adımı. Jankelevitch okurken aldım Tayfun’un adını. Tayfun Gönül. “Hayır” diyen çocuklardan.
Tayfun Gönül'ün yoldaşları yarın 12.30'da Zincirlikuyu mezarlığında buluşuyor. "öldürmeyeceğim ey devlet" diyen Gönül'lere selam olsun!
Buluşuyoruz. Zincirlikuyu’da. “Hayır” demeyi şiar edinmiş dostlarıyla, ağır, ağır, bir bir geliyor dostlar. Hiç tanımayanlar da var. Bir ağacın altından –yağmur var az, ağaçların altında kümelenmiş dostlar- Onur Caymaz elini uzatıyor omzuma. Sarılıp selamlaşıyoruz. Tanımazmış şahsen. Vicdani retteki cesur rolünden ötürü severmiş. Toplumsal mücadelenin anısına saygı için gelmiş, fotoğrafı göğsünde.
Silahın erdem, üniformanın saygınlık ölçtüğü yerde, linç günlerinde öldü Tayfun Gönül. Onun ve yoldaşlarının cesareti çok gerekli dünyaya.
“Oyalanma sen benimle, dostlarının yanına git” diyor. Ortak dostlar. Tanıştığımız, tanışmadığımız. Kimiyle baş selamı alıp veriyoruz sadece, kimiyle tokalaşıyoruz, kimiyle sarılıyoruz.
Kim gelmiş kim gelmemiş hesabı yok. Gazeteler var, fotoğrafı, hakkında yazılar. Eline sağlık yazanların, diyor herkes. “İlk vicdani retçi.” Ama bunun için burada değiliz, Tayfun için buradayız. Dostlarının verdiği ilandaki gibi: “Dünya kapısından başını eğmeden geçti.”

**
Süreyyya ve Neval çocuklarıyla. Yaz ve Ada. Başka çocuklar da var. Çocukları cenazelerden uzak tutanlar, ölümden koruduklarını mı sanıyor? Yaşamdan kaçırıyor olmasın?
Yaz havuza girmek istiyor. Süreyyya ve Neval engel olma çabasında. Yağmur var. Demek şimdiden çamur var. Yaz’a durmadan “Hayır” deniliyor.
Yorulmuyor anne baba.  
“Çocuk büyütmek demek, durmadan “Hayır” demek galiba.”
Gülüyor Süreyyya: “Evet evet, ama en çok da onlar “Hayır” diyor.”
Hayır diyen bir çocuğu gönderiyoruz, hayır diyen diğer çocuklar geliyor. Çocuğu ölümden kaçırmak, ölüme değil yaşama hayır demek olabilir.
**
İbadethane istememiş. Mezarlığın girişinde, konulduğu arabanın önünde onun için çalıyor dostları. Giden değil kalan Tayfun için. Gideni yükünü hafifletmek için.
Ezan okunuyor o sıra, müzik duruyor.
Bir cip, kara camlı. Küstah. Hızla geliyor, korna çala çala. Üzgün bir kalabalık, ama öfkesi çok adamlardan ve kadınlardan oluşan bir kalabalık. Bir boyun eğiş kalabalığı değil, isyan ve itiraz kalabalığı. Tayfun’un süküneti olmasa insanların üstünde, cip nefretlik bir eylem içinde… Cenazeleri varmış, “Bizim de var.” Ne ezana, ne ölüye saygısı olan kim? Ciplerin içinde bir cin var, kapitalizm cini, tahakkümün dili. Büyük ataları da tahtırevanla gezer, yoksul çiğnerdi bunların. Geçip gidiyor, derdi değil onun paralı barbarlığı kimsenin bugün, kara camları var ya herkes onun ruhunun en derinini biliyor: biraz daha para, biraz daha, o kadar işte… Onun tanrısı siyah camların ardında bile görünüyor, ne tanrıya ne devlete boyun eğmemiş bu kalabalığın iyi tanıdığı tanrı. Gücün ve paranın.
Mezara verirken bir dostu tutamıyor kendisini, Gazi’nin sesi olmalı. “Koca dünyaya sığdıramadık, bir küçücük mezara sığdırdık seni.”

**
Akşam, veda gecesi. Vasiyeti varmış. “Oturun bir kadeh şarap için benim için.”
Anılar. Öyküler.
Toprak’la tanıştırıyor beni Vedat. Adımı soruyor, “Ali.” Senin? Gülüyor, ister istemez Tayfun’un gülüşüyle doluyor bakışım. Evet, bakışım o gülüşü görüyor, elbette biliyorum o gülüş değil, Toprak’ın gülüşü. Ben de soruyorum, gülüyor, muzırca, muzır gülüş, evet diyorum, Tayfun. Ama Toprak çıkıyor gülüşün ardından, “Veli!” diyor, gülüşünün ortasından. Hep beraber gülüyoruz. Acının dilinin içinden, yasın içinden hep bir gülüş geçer. Yıldırımın gökten geçişi gibi. Tayfun’a gülüyoruz, Tayfun’la gülüyoruz, Tayfun’suz gülüyoruz.
Yavuz anlatıyor, Diyarbakır’dan aradığını söyleyen biri şöyle demiş: “Dünya kapısından başını eğmeden geçen Tayfun Gönül’ün huzurunda saygıyla eğiliyorum.”
Bütün gün yürüyen, ölünün etrafında buluşan ve ölünün ardından yürüyen ve ölüyü toprağa saklayıp son isteğini yerine getiren bir dostlar heyeti olarak sık sık gülüyoruz.
Dışarda Tayfun’u sakladığımız toprağın içimizdeki kısmını genişletiyoruz. İç-ölülerimizin toprağını. Yas. Anılarla baş etmek demek değil yas, anıları yeniden yerine yerleştirmek demek. Toprağı yeniden karmak demek. Yağmur gibi geliyor anılar, öyküler, şakalar.
Bugün toprağa daha da kinlendim, daha da sevdim. Bugün bir dostu daha toprağa emanet ettik. Tayfun Gönül sana yandık, sensiz yandık.

2 yorum:

Yorum Gönder