4 Mayıs 2012 Cuma

Soykırımı inkârın iki kaynağı


Soykırımın bir kaynağı, darbeci, ulus devletçi Batı rüyasındaki akılsa, bir kaynağı da toplumu millet-i hakime esasıyla yönetmeye ayarlanmış, devleti kutsal sayan gayri Müslimlere “tolerans” gösterse bile hak vermekten kaçınan kadim Osmanlı yönetsel aklıdır.



Abdülhamit soykırımcı mıydı? Tartışmaya devam edeceğim, Türk solunun önemli isimlerinden Frederic Jameson’ın, “Daima tarihselleştirin” şiarını gözeterek.
Ermeni soykırımı 24 Nisan’da başlayıp 25 Nisan’da bitmedi. Abdülhamit dönemi kırımlarından düşünmeye başlayıp, Hrant Dink’e ve Sevag Balıkçı’ya kadar gelmek zorundayız, anlayabilmek için. Bir cinayet biçimi, bir diğerini aklamaz. Soykırım, öncesindeki katliamları temize çekmez. Abdülhamit’i 1915 sürecinin kanlı katilleriyle (hukuki perspektifle) asla aynı kefeye koymayalım ama 1915 soykırımcılarının suçlarının Abdülhamit’i aklayabileceğini de zannetmeyelim.


İTTİHAT TERAKKİ’NİN ETTİĞİ
1915’in iki kaynağı olduğunu söyleyeceğim:
Biri, İttihat Terakki tarafından hızla, kendi destekçilerine de ihanet ederek benimsenen Batılı siyaset tarzı ve o tarzın arkasındaki akıl. Yani kapitalistik ulus-devlet aklı. Ulus-devlete dair liberal teorilerin güzel yanları hep teoride kalmış, bu aygıt pratikte hep o teoriyi yalanlayan işlerle tarihi örmüştür, hala da öyle çalışıyor. En ünlü örneği Nazi rejimi: Orada billurlaşan “zorunlu eğitimden geçmiş, hepsi aynı dili konuşan, din konusunda aynı ilkeleri benimsemiş homojen toplum” ideali, kapitalistik ulus devlet tarihinin anahtarı. Haksızlık olmasın, örneğin Alexis de Tocqueville, Wilhelm von Humboldt, Benjamin Constant ya da John Stuart Mill gibi önemli ve ciddi kadim liberal teorisyenler, bu tür ihtimallere karşı çok önceden uyarılar yaptı, çareler düşündü. Fakat liberalizmin teorisiyle ulus devletin pratiği hep farklı yönlere giden kervanlar oldu. Cumhuriyet sonrası kıyım ve katliamların da, bürokratik bir çekirdeğin darbe üstüne darbe yaparak toplumu tacizden vazgeçmemesinin de altında bu ulus-devletçi, darbeci gelenek yatar. Bugün canımızı yakan Kürt sorunu da bu aklın ürünüdür.
Fakat iş bununla bitmez. 1915’i de, cumhuriyet dönemi kırım ve katliamlarını da kavramak için sadece “homojen, seküler ulus devlet anlayışı”na bel bağlamak eksik kalır, “Ne kötülük geldiyse Batı’dan, Batıcılardan geldi” demenin propagandif değeri olabilir, düşünsel değil.

ABDÜLHAMİT’İN ETTİĞİ
Abdülhamit son gerçek imparatordu. Yani toprağa dayalı devlet formunun son büyük yöneticisi. Evet, toprağa dayalı imparatorluklar için 1915 türü bir işe kalkışmak, hem imparatorluğun meşruiyet mantığını zedeler, hem de “kaynak israfı”ndan başka anlama gelmez. Ne var ki “dinibir uğruna”, yani İslam’ın tek, o da değilse hâkim din olarak kalmasına yönelik işlem ve eylemler yapmak, Abdülhamit döneminin önemli faaliyetlerindendi. Yezidilerin ve Alevilerin asimilasyonuna yönelik devlet etkinlikleri, hayli kanlı süreçler olarak kayıtlardadır. Örneğin, Dersim bu dönemde de “sorun” olarak görülüyor, “operasyon”lardan payını alıyordu. Ermenilere yönelik katliamlar, 1915 soykırımının habercisidir. Şu ünlü “dinsel Osmanlı hoşgörüsü”, zaten bir eşitsizlik itirafıdır; eşitlerin ilişkisinde hoşgörüden değil, herkes için geçerli yurttaşlık haklarından bahsederiz. Abdülhamit’in “İslamcılığı” da, “milleti hâkime”nin dininin, devletin işine yaradığı kadarıyla İslamcılık olabilir. Abdülhamit dönemi saray Osmanlıcılığı, dönemin diğer iki siyasal akımının, Türkçülük ve İslamcılığın dayanak yapmaya çalıştığı “Türklük” ve “İslam”ı yeniden şekillendirme çabasıdır.
Özetle, bugün “Türk İslam sentezi” denilen şey, Abdülhamit’in İslam ve Türklük kavramlarını, eğitsel süreçlerin ve devlet zorunun yardımıyla yeniden şekillendirme çabalarını görmezden gelerek kavranamaz. Ayrıca Osmanlı’nın devleti meşrulaştırmaya yönelik söylemsel öğeleri de hem İttihat Terakki hem Cumhuriyet dönemi boyunca hep yürürlüktedir: Kutsal devlet. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, “Devlet gerçek hayattır” derken, İttihatçı-Kemalist söylemle, Osmanlı devlet kutsama söyleminin lafzını tekrar ediyordu sadece!
Hasılı, 1915 soykırımı sadece İttihat Terakkicilerin gelenekten kopuşuyla mümkün olmadı, kopuş kadar devamlılığın da payı vardı onda. Cumhuriyet döneminin tüm kötülükleri de İttihatçı aklın İmparatorluk gölgesinden de çıkmış olarak revize edilen Kemalizm’den gelmedi. Yoksa Hrant Dink davası nasıl bu hale gelirdi? Uludere nasıl hala karanlıkta kalabilirdi? Kürtçe eğitim-öğretim talebi nasıl reddedilebilirdi? İktidarda İttihatçıların, Kemalistlerin mi torunları oturuyor 10 yıldır, son imparator Abdülhamit’in mi? İşte, anlayabilmek için, bizi kesip duran makasın iki parçasına da bakmalıyız, tarihselleştirerek, daima.

İDRİS KÜÇÜKÖMER
Bir de İdris Küçükömer meselesi var. Sadece “Düzenin Yabancılaşması”nı okuyanlar ve yanlış anlayanlar sık sık radikal sol düşüncelere karşı İdris Küçükömer’e başvurur. Elbette darbeciliğe karşıydı! Küçükömer’in sağ/sol adlandırmasıyla ilgili analizleri, onu sosyalist düşünürlükten çıkarmaz, sağ adlandırması altındaki fikri ya da zikri akımlara yarayacak, yamanacak hiçbir öğe de içermez. İdris hocayı “solun panzehiri, sağın argüman bankası” zannedenler, diğer kitaplarını okusalar bir de “yabancılaşmanın düzeni”yle karşılaşacaklar. 
Ama, uzatmayayım, göz kendini göremez. (2 Nisan 2012, Radikal İnternet)



0 yorum:

Yorum Gönder