30 Mayıs 2012 Çarşamba

"Ölümüzün bize teslimini intizar ediyoruz!"


Yatıp kalkıp Uludere demek neden suç? Yatıp kalkıp 33 kurşun denilmediği için, yatıp kalkıp Mustafa Erikcan denilmediği için gelmedik mi buralara?




Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya (Gülten Akın)

Uludere 28 Aralık 2011’de oldu ama gizli tarihi eskidir. Çok daha eski.
Geriye doğru iki adım atalım:
Bir telgraf. Tarihi 5 Eylül 1959. Kilis’in Ebulula Mahallesi’nde oturur Hüseyin Erikcan, Başbakan Menderes’e yolluyor:
“Kardeşim Mustafa Erikcan 6 gün evvel Kilis’in Leylik karakolu mıntıkasında mayınlı sahada yaralanmış, iki gün müddetle beni kurtarınız diye feryat ettiği halde vazifeliler tarafından kasten çıkarılmayıp ölüme terkedilmiştir stop. Şimdi de herkesin gözü önünde cesedi köpekler tarafından parçalanmaktadır stop. Mayınlı sahadaki ikramiye için çıkaran vazifelilerin şu tutumunu harp sahasında dahi görmek mümkün değildir stop. Memleket milattan evvelki bu mezalimin tekerrürünü dehşet içinde seyrediyor stop. Hiç olmazsa cesedin bize teslimi yolundaki yalvarmalarımız da semere vermiyor stop. Adalet bu mudur insanlık bu mudur stop. Demokrasi ve memleket ile nefsimizi size bu feci muameleler için mi teslim ettik stop. Müdahalenizi ve eğer düşman isek de ölümüzün bize teslimini intizar ediyoruz.” (Fikret Otyam’ın Mayınlı Topraklar Üzerinde adlı kitabından.)
“GÖREV KUTSALDIR”
Fikret Otyam sınır boylarında çekilen acıları anlattığı kitabında, bir subayla söyleşisini de aktarır. Subay, nazik, centilmen ve akıllı biridir. Fikret Otyam’la bir tek konuda anlaşamamıştır: “Sen zulüm diyorsun, ben görev diyorum.” Gerektiğinde dövmek, gerektiğinde kodese tıkmak ve gerektiğinde üstüne kurşun sıkmakla sınır boylarında, bölünmüş evlerin, ailelerin, köylerin ve aşiretlerin arasında sürüp giden ticareti engellemeye çalışıyordu. Görevi, buyruğa uymaktı: Geçmeyeceksin.
Görev kutsaldır, çünkü buyruk kutsaldır. Buyruk kutsaldır çünkü ana buyurgan, adına buyrulan devlet kutsaldır. Bu kutsallık zinciri sürekli kendisini kendisine gönderen bir karakter taşısa da, kendi içinde hiçbir şey açıklamasa da, söylem olarak karşımıza her çıktığı yerde kana dönüşür. Mayınlı tarlada bir çocuğu ölüme terk eden “vazifeliler”, sınırın etrafında gördüğüne kurşunu basmakta tereddüt etmeyen subay, “kutsal devlet” tedrisatının olağan sonuçları, devlet yapısının en temel birimleri, monadlarıdır. Çok uzun geçmişi olan bir tedrisat, belki ilk “devlet” kadar eski.
General Mustafa Muğlalı, 1943’te 33 köylüyü kurşuna dizen şu general, “kutsal devlet”ini samimiyetle koruyan görev anlayışı nedeniyle bir caniye dönüşmüştü, yoksa içinde daha baştan bir cani taşıdığından değil. “Masum bir çocuğu kanlı bir katile dönüştüren” şey, egemeni, egemenliği ve egemenlik kurumlarını kutsal sayan kadim “devlet” tedrisatıdır.
Kadim kutsal devlete 100 yıl kadar önce ithal kutsallıklar da eklenince tehdit büyümüş, insan küçülmüştür buralarda. 1943’le 1959 arasında çok şey değişmişse de, bu kutsal değişmemiştir.
“BİZ” ve “ONLAR”
Adnan Menderes’in dillere destan nezaketi, güvenlik birimlerinin, personelinin ana kutsalı uğruna “milattan evvelki bu mezalim”i işlemelerine engel olmayacaktır. “Kutsal devlet” söyleminin bu baskınlıkta yürürlükte olduğu yerde yurttaşlar ve haklarından değil, “iç ve dış düşmanlar”dan bahsedilir, en az 100 yıldır olduğu gibi. “Biz” diye başlayan konuşmalar, ülkenin en az yarısını dışarı atan, “onlar” olarak düşman konumuna oturtan cümleler dizisiyle sürer. Nezaketin yerini bir de öfke alırsa…
Bugün özgürlüklerden, demokrasiden çok söz ediyor yöneticilerimiz, ama ardından bu geçer akçelerle birlikte “dahili ve harici bedhah”lardan söz etmeyi unutmuyor. Öyledir, kutsal devlete ilişen çabucak maşa ilan edilir, tasmalı ilan edilir. Kaldırıp ışığı tutunca ama bu geçer akçelerin içindeki “ilelebet payidar devlet, devlet normlarına rıza göstermiş millet, sadece o devlet ve o millete işaret eden bayrak” kutsalını filigran olarak görüyoruz. “Milletin” önceki dönemlerde yüz verilmeyen “kutsalları” da görünür yüzünü oluşturur sadece bu ayrımcı ve saldırgan geçer akçelerin.
Bileği bükülmüş görünen vesayetçi kurumların akıl ve ruhunun, sıfırı atılmış, üstündeki fotoğrafları değişmiş gıcır gıcır “kalkınma, özgürlük ve ileri demokrasi” banknotlarıyla yeniden piyasaya sürülmesi  üzücü, ama şaşırtıcı değil. Uluslararası neo liberal otoriteryenliğin bayramını kutluyorlar sadece. Demokrasiye iten, demokrasiyi sağlayan şey devlet gücü olmadı hiçbir yerde, hiçbir zaman; demokrasiyi baltalayan şey olduğu çok görüldü ama... Yoksa, “Ölümüzün bize teslimini intizar etmek”ten çok çok ilerde olurduk.
Yatıp kalkıp Uludere demek neden suç? Yatıp kalkıp 33 kurşun denilmediği için, yatıp kalkıp Mustafa Erikcan denilmediği için gelmedik mi buralara? 1949’a kadar “şerefli, görevini samimiyetle yapan” bir askerdi Muğlalı da…

Zalım sen
Biçtiğin giysiyi başkalarına
Sırtında görürsen şaşma
Tanrının ve ulusun kutsallığına
İkelleri kanda sığınılmaz
Sığınamazsın 
(Gülten Akın)





0 yorum:

Yorum Gönder