25 Mayıs 2012 Cuma

Irak savaşının ilk günlerine ilişkin Amerikantürkçe-Normaltürkçe sözlük

Meşruiyet: 
Gücünüz olmadığı zaman öne sürmeniz gereken bir ilişki ilkesi. Gücü olanlar, bu ilkenin kullanımını güçsüzlere bırakarak büyüklüklerini gösterirler. örneğin, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Pentagon'u yenebilecek kadar Köşk personeline sahip olsaydı, "Meşruiyet, meşruiyet" diye bağırmazdı.

Saygı duymak:
Sinir bozacak olaylara karşı kendinizi kaybetmemek için kullanılan bir diplomatik ibare. Cümle içinde kullanımı: "TBMM'nin tezkereyi red kararına saygı duyuyoruz", Colin Powell, ABD Dışişleri Bakanı. Yanıt cümlesi: "Esas biz sana saygı duyuyoruz."

Ortak çıkarlar:
çıkarları Amerika'nın, nalları ortakların toplamasının genel adı.


Stratejik ortaklık:
Ortak çıkarlar etrafında buluşmuş iki veya çok taraflı uluslararası özneler kümesi. Tarihte ilk evcilleştirilen stratejik ortağın kim olduğu bilinmiyor.

Ulusal çıkarlar:
Acısını başkasından çıkarmaya hazır olunması gereken her türlü oligarşik tahayyül. 

Premptive Strike:
"Erken kalkar çok yol alır" sözünün ingilizceye çevrilirken bozulmuş hali. "Erken vuran çok can alır" gibi bir anlamı var. önleyici Saldırı, önleyici Darbe, önleyici Vuruş ya da önalıcı Saldırı şeklinde yeniden Türkçeye çevrildi. Birileri ihtiyaten "Son gülen iyi güler" sözünü çevirip Beyaz Saray'ın duvarına yazsa fena olmaz.

Jeostratejik konum:
Bir ülkenin başının ne kadar belada olduğunu nazikçe söylemeye yarayan uyduruk kelime. "Sen boku yemişsin dostum" demenin en güzel yolu.

Nokta atış:
Bir şeyi, belirli bir noktayı hedef alarak fırlatmaya denilir. çoğunluk ateşli silahlar için kullanılır. Ancak "nokta atış"ın abartılması yanlıştır. Dünya, geometrik bir varsayım olarak noktaların birleşmesinden meydana geldiğine göre, atılan şey mutlaka bir noktaya düşecektir. Bu durum, atılan şeyle düşülen nokta arasında bir sorundur; nokta atışı yapanlar, nokta vuruş yapmamış olmakla kınanamazlar.

Silah:
Bir canlının bir başka canlıya zarar vermekte ya da onu yok etmekte kullanacağı her türlü araca silah denilebilir. Silahları ancak yaşayanlar kullanabileceği için, savaşta her canlı insan bir silah sayılabilir. Yani savaşta esasen kimse kimseyi öldürmez, sadece silahların etkisizleştirilmesidir söz konusu olan.

Bu konu hakkında ayrıntılı bilgim yok:

Evet, maalesef o söylediğiniz olay meydana geldi.

Konuyu araştırıyoruz:
Bu da meydana geldi ama henüz "Ayrıntılı bilgi edinemedik" diyecek kadar araştırma da yapmadık.

O füzelerin kimin olduğunu bilmiyoruz:

Bizim füzelerimiz, rampalarında, ateşleyicilerinin ağızlarında, uçaklarda ya da gemilerde duruyor. Fırlattıktan sonra bizim sayılmaz, isteyen alıp kullanabilir.

intihar bombacılarına karşı yeni taktik geliştireceğiz:

Bir kişinin intihar edebilmesi için önce canlı olması gerekir. Onun canını biz alırsak hem intihar etme günahından kurtarmış oluruz hem de o artık bir bombacı olmaktan çıkar.

Sivillerin ölümünden üzüntü duyuyoruz:

Siz bizim askerlerimizin ölümünden ne kadar üzüntü duyuyorsanız o kadar üzgünüz.

özgürlük:

ispanya içsavaşı, insanların dizüstü yaşamasındansa özgürlük ararken ölmesinin daha iyi olduğunu ortaya koydu. Amerikalılar da şimdi bu felsefeyi Irak'ta uyguluyor. Dizüstü yaşamaktan sıkılan Iraklılar öldürülüyor, sıkılmayan, arada ölmekten kurtulabilirse, Amerikalılar geldikten sonra da dizaltı yaşama sevincini tatmaya devam edebilir.

Karada ilerleyiş sürüyor:

çöl, filmlerde göründüğünden daha uzun çıktı, biz de yürüyüp duruyoruz işte.

Filanca kent düştü:

Bir kente artık bomba atılmıyorsa onun gerçekten düştüğünü düşünebilirsiniz.

Müttefik:

Eski ingilizlerle yeni ingilizlerin Irak'ta buluşmalarına verdikleri isim.

Koalisyon:

insanların veya grupların bir hedefe ulaşabilmek için oluşturdukları dayanışmaya verilen genel ad. Medyanın aynı ülkeyi yemeye oturmuş ingilizlere toptan taktıkları lakap.

işgal:

Kötü bir anlamı yok. Az bir farkla iş, uğraş anlamına gelir. örneğin eski ingilizlerle yeni ingilizler Irak'ı işgal etti. ediyor, Irak'la iştigal ediyor, Irak'la meşgul oluyor. Yine de cümle içinde fazla kullanmaya zahmet etmeyiniz, yanlış anlamalara yol açabilir.

Katliam:

Füzelerin sivil halk üzerinde yarattığı sonuçlardan biri. Buradaki nüansa dikkat edilmesi gerekir; katliamı yapanlar füzelerdir. Bir de ölenler yaşıyor olmasalardı katliam olmazdı. O zaman ikinci suçlu da ölenlerdir. Teknolojinin nimetleri olduğu kadar külfetleri de var denilmesi boşuna değil.

Gıda yardımı:

insanların yaşamaları için beslenmeleri gerekir. Beslenmeyen insan ölebilir. O zaman füzeler boşuna gider. Amerikan ve ingiliz yetkililerinin ele geçirdikleri Irak kentlerinde yaptıkları yardım böylece insanların boşuna ölüp füzeleri yararsız kılmalarını engellemiş olur. Teknolojinin külfetlerinin yanında bir de nimetleri var dedikleri de budur.

Ekonomik yardım:

Karşılığında komşunuza savaş açabileceğiniz bir miktar dolar ya da dolara denk düşebilecek bir takım finansal işlemler. Ancak alamadığınız zaman komşunuza savaş açanlara yardım etmeyecek değilsiniz, insan biraz tok gözlü olur.

Bağdat:

Saddam adındaki kanlı bir zalimin etrafına beş milyon ingilizce bilmeyen adamı toplayarak oturduğu kentin adı. Geceleri çok karanlık olduğu için havadan ve karadan aydınlatma yardımı yapılıyor. Patlamalar biraz sarsıcı olabilir ama saçılan ışıkların gösterdiği yolda kente özgürlük ve çok sayıda ingilizce bilen adam gelecek.

Arap:

Petrol kuyularının üzerinde oturmuş kalabalık bir halk topluluğu. Ezan adı verilen bir şarkıyı günde beş defa dinlemekten bıkmayacak kadar sanattan uzak bir halk. Tanrımıza "Allah" diye hitap eden inanç bozuklukları gösteriyorlar. Gördüğünüzde, "In God we trust" derseniz size zarar vermezler.

Arap ülkeleri:

Aynı şarkıyı günde beş defa dinleyen, alınlarını yere değdirmeyi seven, beyaz elbiseli insanların oturduğu yerlerin genel adı. iskambil kağıdı gibi devrilmeleri için yan yana konulmuştur.
- Donald, sıradaki hangisi?

Arap liderler:

"In God we trust" gerçeğine ermiş, kendileri olmasa bile çocukları çat pat da olsa ingilizce konuşan, halkına karşı görevlerini israil'e küfrederek, ABD'ye karşı görevlerini komşularına savaş açarak, uygar Batı'ya karşı görevlerini paralarını onların bankalarında tutarak yerine getiren çokişlevli, çokeşli kalabalık aile reisleri; erkek tabii ki.

Ezan:

Arapların günde beş kere dinlediği şarkı. Mikrofonları ne kadar açarlarsa açsınlar bomba gürültüsünü bastıramazlar.

Televizyon:

Uzaktaki olayları uzaktakilere göstermeye yarar bir cihaz. Oturduğunuz odanın beşinci duvarı. Sizi olaylardan, gerçeklerden ve can sıkıntısından korur.

CNN:

Böyle yazılır, "siyenen" diye okur. üzerinize haber siyen bir televizyon kuruluşu. istediğini istediğine gösterebilecek kadar cesur. istediğinizi gösteremeyecek kadar da ilkesine, ülkesine bağlı, vatanına millete hizmet eden bir siyme makinası.

CNN Türk:

Siyenen'in Türk vatandaşlığına geçmişi. Fenerbahçeli Uche'nin Deniz olması gibi bir şey. "Küçük Amerika" olma projesinin küçük bir uygulanışı.

El Cezire:

Siyenen'in sinir bozanı. Siz gidin şarkı söyleyin, televizyonculuk size mi kalmış?

Haber:

Olayların halka zarar vermeden sunulması için sarı basın kuvvetleri tarafından özenle kurulmuş cümleler dizisi.

Yorumcu:

Gördüklerinizin gördüğünüz gibi olmadığına sizi inandırmak için yemin etmiş insanlar kulübünün üyeleri. Televizyonların kurayla kullandığı akıl makinaları.

Emekli general:

Türk ordusunda ve holdinglerinde yer dar olduğu için televizyondan pentagona iş mektubu yollayan sakin adamlar topluluğu. Kürtlere "Bunlar", Iraklılara "Onlar" ve Amerikalılaraysa "Amerikalılar" demeleriyle sivil paşalardan ayırabilirsiniz.

Terör:

Amerikalıları korkutan herşey. Arapları korkutan şeylere operasyon denilir.

Basra:

İçinde kalanların bir süre su içmeden yaşamak zorunda oldukları kent. Cümle içinde, "Ba'de harab ül Basra" diye kullanılır. "Basra'yı özgürleştirmeye gittim, beş dakika sonra dönerim" demek.

Kerbela:

İnsanların tarihteki susuz kalma deneyimlerinden birinin yaşandığı kent. "Can için yalvarmam sana" diyen Hüseyin isimli biri orada susuzluktan ölmüş. Basralılar başına geleceği tarihteki bu öyküden de öğrenebilirler, su içmek istiyorlarsa, "özgürlük için yalvarırım sana" desinler. Böylece en iyi yabancı savaş esiri Oscarı da alabilirler.

Su:

Arapların savaş makinalarını çalıştırdıkları renksiz, kokusuz, tadsız bir sıvı. Susuz kalmaktan yakınacaklarına, el aleme sattıkları petrolü içsinler de görelim.

Necef:

Necefli maşrapaların yapıldığı yer. Operasyon sırasında TRT'nin tarihi eserlerinin zarar görmemesi için elimizden geleni yapacağız.

Şii:

Saddam'ı sevmedikleri halde Amerikalıları da sevmemeye kalkan insanlar topluluğu. Biz de gelmeden önce birşey sanmıştık.

Hava sahası:

Hava atmak için kullanılan yerler. Havaöldürüm kuvvetlerinin volta alanı. B (Blair ya da Bush olabilir, araştırma sürüyor) B 1, B 2, B 52 ve sair uçarların uçtuğu yer.

Viranşehir:

Türkiye'de Tomahawkların düşmeyi tercih ettiği yer. Adı üstünde, viran bir yer. Bir kaç Tomahawk ona birşey yapmaz, korkmayın.

Tomahawk:

Tanesi 1.5 milyon dolarlık harbi bir füze. Her Iraklı için katlandığımız masrafın büyüklüğüne saygı duyun hiç değilse.

Lojistik:

Rahmetli Lojik'in kötü yola düşmüş ağabeyi.

Beyaz Saray:

Beyazıt'ta bir çarşı ve Amerika Birleşik Devletleri'nde çarşılara bomba atmaya karar verenlerin oturduğu bina.

Pentagon:

Her savaşta dörtköşe olmaya çalışan beş köşeli büyük bir bina. üzerine Boeingler inemiyor. Oraya buraya füze fırlatan düğmelerle tıka basa dolu büyük bir depo.

Sivil:

Nedense üniforma giymemiş askerler. insanlar ürediğine göre her sivilde çok sayıda potansiyel asker vardır. Iraklı sivillerin savaşta vurulmasının nedenlerinden biri de budur. Türkçe'de çıplak anlamına da gelir; hamamdaki ya da kefenin içindeki insan gibi.

Misket bombası:

Patlayan misketler. Eşek şakası da olsa aslında bu bir şaka. Kötü bir niyet yok yani. çok şikayet eden varsa üzerine, "4 yaşından küçük çocukları yaklaştırmayın" diye yazabiliriz.

Halı bombardımanı:

Eskiden halılar kirlenince pencereden sarkıtılıp dövülürdü. Bu hareketin uygarlık dışı olduğunu göstermek için havadan yürütülen bir askeri faaliyet.

Papatyabiçen bombası:

İngilizlerin bin yıldır geliştirme hayalini kurduğu çim biçme makinasının Amerikalılar tarafından yanlış anlaşılmış bir versiyonu.

Saddam'ın elinde ölümcül silahlar var:

Eminiz çünkü faturaları bizde.

Kürdistan:

Türkiye'nin Kürdistan'ı var, Irak'ın Kürdistan'ı var, Suriye'nin Kürdistan'ı var, iran'ın Kürdistan'ı var, ABD'nin niye olmasın? Tek Kürtlerin olmasın da...

BM:

Birleşmiş'in B'siyle, Milletler'in M'sinin yan yana getirilerek oluşturulmuş, ABD tarafından malulen emekliye sevkedilen uluslararsı bir kuruluşun kod adı. Adından da anlaşılabileceği üzere herşey miş'li geçmiş zaman kipinde.

BM Genel Sekreteri:

Daktilo yazmayı bile bilmeden sekreter olmaya kalkışmış bir siyahi.

Saddam Hüseyin:

Amerika'nın katillerden tarihe geçecek kahraman yaratma yeteneklerini üzerinde denediği Iraklı. "Bir kabile şefi ülkeyi yönetebilir" projesiyle Beyaz Saray'dan katliam sertifikaları almış emekli müttefik. Mezarında konu komşu müttefik liderlere ibreten, "Ben de senin gibiydim, sen de benim gibi olacaksın" yazacak.

Iraklı:

Ulusal ve uluslararası altta kalanın canı çıksın oyununun ebed müebbet ebeleri. Bir zamanlar Kürt Iraklılar alttaydı, medyaya güzel görüntüler çıktı. Sonra Şii Iraklılar altta kaldı, medyaya güzel görüntüler çıktı. şimdi Sünni Iraklılar altta, medyada yine gözel görüntüler çıkıyor.

Halepçe:

Amerikayla dost kalan diktatörlerin neler yapabileceğini gösteren beş bin figüranlık katliam oyunu. Ramazan öztürk fotoğraflarından sergilere, yarışmalara, ödüllere konu olan Kürt performansı.

Kimyasal, biyolojik silah:

Irak diktatörü tarafından kullanıldığı günlerde görmezden gelinen, kullanmadığı zaman "Göster bakayım onu, yoksa biber sürerim" diye casus belli haline gelen ölümcül gaz, toz ve sıvılar. Bugünlerde artık Bush, Blair ve avanesinin tarihsel, siyasal geğirmeleri için kullanılabilir.


Kafa koparma operasyonu:

Kafa ile gövde arasındaki irtibatın kesilmesiyle kafa koparma operasyonu tamamlanmış olur.

İstenmeyen oluşumlar:

Gençlerin yüzündeki sivilceler, Bush'un boğazına kaçan kraker türü şeyler. En istenmeyen oluşum, hani haritalarda, ülkelerin etrafında nokta nokta çizgiler vardır ya, o çizgilerin Kürtler tarafından çizilmesidir.
Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde bitermiş. Misal, sizin bakıp bakıp seyrine doyamadığınız bir arka bahçeniz var, yandaki inşaatta keyif çatan Kürtler gelmiş beş kutu DYO ile orayı nokta nokta boyamış, kızmaz mısınız? (Bkz. Kırmızı çizgiler)

Kırmızı çizgiler:

İki nokta arasındaki doğru parçalarına çizgi denilir. Bunun kırmızıyla çizilmesine kırmızı çizgi denilir. Türkiye'nin kırmızı çizgileri de Musul noktasıyla Kerkük noktası arasında çizilmiştir. Kürtlerin bu çizgileri ayaklarıyla silmesi Türkiye'yi sinirlendirebilir. Misal, siz plajda bir güzel çizgi çizmişsiniz, kırmızıya da boyamışsınız, yandaki inşaatta keyif çatan Kürtler gelmiş onu silmiş, insan kızar haliyle...

Kürtler:

Türkiye'de Asena'yla Börteçine'nin oynaşırken dağ yollarında unuttuğu Türklere, İran'da nedense dağa kaçmış Aryenlere, Irak'ta çölde tutunamamış bedevilere, Suriye'de yanlış evlilikler yapmış Aramilere Kürt denilir. Kendi kırmızı çizgilerini çizmek için durmadan el alemin kırmızı çizgilerine basan kötü huylu bir kalabalık.

Keşif güç:

10 yıllık keşifleriyle savaş makinasına son şeklini veren, görünümü, hangi paralelden bakıldığına bağlı olarak değişen Amerikalı ve ingilizlerden olma, doğma büyüme Türkiyeli, geleceğini aramak için Irak topraklarına yerleşmeyi hedefleyen tüzel kişilik. Bağdat'tan bakılınca deve, Londra ve Washington'dan bakılınca kuş, Türkiye'den bakılınca ne kuş ne deve.

Çekiç güç:

Keşif gücün ilk keşiflerinden sonraki metamorfozu. Bağdat'tan bakılınca deve, Londra ve Washington'dan bakılınca kuş, Türkiye'den bakılınca hem kuş hem deve.

Savaşların anası:

Bir Saddam atasözü. Diktatör kehanetidir diye hafife almayın, ebenin Amerika olduğu dünyada hep doğru çıkmaya mahkum kalabilir.


Akıllı bombalar:

üç ayrılır. Tam akıllı bombalar:
Gittiği yeri ve yaptığı işi rastlantıya bırakmayan bombalar.

Yarım akıllı bombalar: Gittiği yeri olmasa bile yaptığı işi rastlantıya bırakmayan bombalar.

çeyrek akıllı bombalar: Gittiği yeri de yaptığı işi de rastlantıya bırakan bombalar.

Sonuçta patlıyorsa maksat hasıl olmuştur. Hem, dünya kadar aklın olacağına çeyrek akıllı bombaların olsun dememişler midir?

Friendly fire:

"Dost ateşi" çevirisi genel kabul gördü diye sigaranızı ya da yemeğin altını yakmaya yarıyor zannetmeyin. Birbirileriyle dost hayatı yaşamaya karar vermiş silahlı adamların panik atak kazalarına deniliyor. Niye "kardeş kurşunu" diye çevrilmiyor, merak ettim doğrusu.

Şer mihveri:

Kendi halklarından başka kimseyi özgürleştirmeyi becerememiş ülke yöneticilerinin içinde toplandığı bir Amerikan kategorisi. Mesela, kafalarına dünya kadar bez dolayan, berber parasına bile cimri iranlılar o güzelim şah Rıza'nın rızasını almadan ülkesini elinden almadılar mı? Peki onlar hiç Irak'ı özgürleştirebildiler mi? Eee?

Şeytan ülkeler:

şeytan şeytanı görünce değneğini çıkarırmış. Haliyle, büyük şeytan küçük şeytanı yutarmış. Bir tür aile içi ilişki, karışmak size düşmez.

Piyasaların savaşı satın alması:

Savaş cüzdanıyla barış vicdanı arasında yalpalayan ulusların kulağını çekme operasyonu. ölmüş eşeği kurtla korkutmaya çalışan askerlikten ve yoksulluktan muaf loncaların yatırım işlemleri. "Sana ölümün yolları, bana dolarlar" şarkısının şarktan garba yankılanan icrası.

Embedded muhabirler:

Robert Fisk'in arabı. Sarı basın kuvvetlerinin silahlı kuvvetlere zimmetlediği kameralı personel. Türkçeye "iliştirilmiş" ya da "tutturulmuş" muhabir diye tercümeye çalışıldı. Yıldırım Türker "kakılmış gazeteci"yi önerdi. Yatılı askeri gazeteci, yatakçı savaş bildirgecisi, yatık askeri personel, geçici muhabere kevaşesi türü çevirilerinden sakınınız. Gömme gazeteci de diyebilirsiniz, hem emmeye hem gömmeye gelir manasında.
Dikkat, yanlarına gerçeklerle yaklaşmayınız.

Esir:

Amerikalıları için Cenevre Konvansiyonu, Irak ya da Afganistanlıları için Guantanamo Konvansiyonu kurallarına titizlikle uyulması şart olan iyi ölememiş, demek ki iyi savaşamamış exaskerler güruhu.

Cenevre Konvansiyonu:

O zaman daha televziyon ya da hatta radyo bile çıkmamışsa da Amerikalı esirleri teşhir etmeyi yasaklayan bir belge. Iraklı esirlerse teşhir edilmiyor, Andy Warhol ilkesi gereğince beş, on dakikalığına şöhret yapılıyor.

Tezkere:

Son Türk hükümetinin iyi beceremediği bir tür savaş tombalası. Tezkerenin hakkı üçtür. Biri çıkmazsa üçün biri hükümetin elinde kalmış olur.

Oyun şöyle oynanmaya çalışılır:
1. Tezkereyi bulan aferini alır. ikinci tezkereyi bulamayana Beyaz Saray'ın şahinleri derinden saygı duyar. üçüncü tezkere çi fayda, bade harabül Basra? (Bkz. Basra)

Türkiye Büyük Millet Meclisi:

Yürütmenin tezkerelerini yürütmesine izin vermeyen Türkiye Cumhuriyeti yasama mercii. Adındaki "Büyük Millet Meclisi"nin anlamını nedensiz ve zamansız hatırlayan oyunbozan yasama.
Bush:
"Yahu Dick, bu bizim Kongre'nin alt kolu değil miydi?
Cheney:
"Walker, ne olduğunu ben de anlamadım. Türk demokrasisini ateşte unuttuk galiba, taştı..."

Demokrasinin inşası:

Amerikalılar gelmeden önce Amerika'da demokrasi mi vardı? Demek ki özü itibarıyla Amerikalıların uyguladığı bir sanattır bu.

Yağma:

Irak'ta Bush özgürlüğünün anlamını derhal kavrayarak, tadını çıkarmaya başlayan ahalinin toplaşarak yürüttüğü ekonomik faaliyetin adı. işte böylece Amerika'dan sonra Irak da bir fırsatlar ülkesi haline gelmeye başladı şimdiden. Hem Green Card bile gerekmiyor bunun için.



0 yorum:

Yorum Gönder