10 Ekim 2012 Çarşamba

Şiddetin manevi şahsiyeti


Şiddet şiddeti doğurur lafı çok sevilir. Siyasal planda da, ilk bakışta siyasi görünmeyen toplumsal olaylar planında da “açıklayıcı” bir sihir gibi kullanıverilir. Fakat, şiddet nerede doğar, nerede yaşar, nerede ölür, bununla ilgilenmeden kullanıldığında, konuları konuşmak yerine konuşmamak, anlamak yerine anlamamak için kullanıldığını öne sürebiliriz. Vaka malûm: İki komiser, birinin statta karşılaşıp iki satır tatsız konuşmanın geçtiği bir polis memurunu çağırıp döver. Bunu duyan polisler toplanır, arkadaşlarına yapılanı protesto eder. Bu şiddet dolu kötülüğün uzaması böylece engellenir. Sadece polisten oluşan bir toplum içinde bulunsaydık, haksız şiddete karşı haklı bir itiraz öyküsünden bahsederdik. Şöyle olurdu öykünün bir başka anlatımı: Toplum, idarecilerin bir ferde uyguladığı haksız şiddetti protesto etti, devamına engel oldu. Tepkinin idarecileri şiddetten uzaklaştırmasını umabiliriz.


‘Büyütülmeyecek şiddet’

Yetkililer, basit bir tartışma, iki polisin tartışması, büyütülmeyecek bir olay makamından sözlerle izah etmeye çalışıyor işi. Devlet kaynaklı, yani kamu görevlilerinden sadır şiddet içe yansıdığında da dışa yansıdığında bu retorikle karşılaşıyoruz. Devlet açısından “haklı, haklı değilse de büyütülmeyecek şiddet” ve haksız, reddedilen, kabul edilmeyen şiddet arasında açık bir ayrım var, biliyoruz. Ayrıca her kategorinin kendi içindeki ölçütü de yine devlet tarafından yapılıyor sık sık.
Devlet denilen teşkilat, şiddet kullanma tekeline sahip bir teşkilat olarak tanımlanabileceğine göre, hangi şiddetin haklı, büyütülmeyecek, hangisinin haksız, büyütülecek şiddet olduğuna karar vermek de onun yetkisinde kalıyor. Bu genel, kaba şema. Pratikte, şiddetin tanımlanması ve kullanma biçimi, devletin niteliğini belirler: Norbert Elias’çı bir bakışla söylersek, şiddeti “çıplak” halinden çıkarıp kurumlara, prosedürlere yedirerek yumuşatan, soğuran, sıfırlamasa bile belli bir asgariye çeken devletler daha “uygar” bir görüntü çizecek, çıplak şiddeti sürekli sergileyen, toplumsal sorunların en küçük ölçeklisinden en büyüğüne hemen hepsini çözerken çıplak şiddeti hep muavin koltuğunda tutan devletler daha (haydi barbar demeyelim de) “uygar olmayan” bir görüntü çizecek.

12 Eylül mirası

Şimdi, polisin içinde tezahür edip, “büyütülmemesi” istenen şiddetin öyküsündeki bazı ayrıntılara bakalım: İşte, polis memuru amirine selam vermemiş, kepi yokmuş, düzgün konuşmamış falan filan. Polisin, devlete ait şiddet tekelinin icrasında birincil önemde olduğunu söylemeye gerek yok. Teorik olarak da bu icra, hukuksal olarak çerçevelendirilmiştir. Yani polis, şiddeti, hukuk dışı kullanamaz, kullanırsa ceza alır. Türkiye’nin yakın tarihi, en azından 12 Eylül sonrası tarihi, devlet kaynaklı şiddetin hukuk normlarına tabi olup olmadığının tarihidir. Bu tarihin en önemli sorunlarından biri olan işkence, yıllar yılı devlet tarafından “münferit hadise” olarak tanımlanmış, böylece başta politik alan olmak üzere, süreğen kılınmıştır.
Faili meçhulden basit “bireye kötü davranmaya” varan bir yelpaze içinde devlet şiddetine itirazlar, kurumları kötülemeye, iş göremez hale getirmeye, yıpratmaya yönelik kötü niyetli çabalar olarak değerlendirilmiş, ısrarlı girişimler “devletin manevi şahsiyetine hakaret” olarak damgalanıp mahkûm edilmiştir. 2000’li yılların başında, 12 Eylül’ün topluma zehirli hediyelerinden biri olan güvenlik güçlerinin şiddet kullanmasına yönelik mevzuat yumuşatılmışsa da, sonlarına doğru şimdi içinde bulunduğumuz konjonktürü de yaratacak biçimde yeniden şiddet lehine güçlendirilmiştir. Hem siyasal otorite, hem idari yetkililer, devletin elinin ağır ve etkili kalması için hem kanuni, hem söylemsel planda şiddeti koruyan ve kollayan bir tarzı esas almıştır. Son beş yıl içinde polis kaynaklı şiddetin görünür biçimde yükselişi, bu tarzın olağan sonucudur. Bu tarz aynı zamanda, şiddetin tanımı, kullanımı, kullanım koşulları konusunda devletin hiçbir engel istememesini açık eder.
Gazetelere yansıyan son vakaysa, şiddet tekelini kullanan teşkilatın “siyasal ve idari” icra için gördüğü hoşgörü ve teşvikin yarattığı iklimin olağan bir sonucudur: Şiddet şiddeti doğuracaksa, hukuku en az, şiddeti en çok uygulamak üzere örgütlenip mevzuat ve söylem olarak teşvik edilmiş teşkilatın kendi içinde şiddet üretmemesi düşünülemez. Tıpkı şiddetin çıplak kullanımını “hikmeti hükümet” sayıp yüceltirken, her tür toplumsal hareketliliği “şiddet”ten sayan

Şiddeti konuşmak zor. Konuşur gibi yapmak kolay. Hükümet yetkililerinden tutun da kanaat önderlerine, onlardan sanatçılara, sporculara, güzellik yarışmalarındaki podyumlardan sohbet programlarına, her yerde böyle. Hazır, güzel sözler var, itiraz etmesi de mantıksız görünüyor bunların, itiraz edene nazik deyimiyle şiddet yanlısı, az sinirlenince de terörist denilmesi yadırganacak işlerden değil. Örneğin, siyasette şiddete karşıyızdır, idarede zaten karşıyızdır.
Konuşmak zor dedik, zorluk kavramsal düzlemde değil, hayati düzlemde yer alıyor: “Şiddet” lafını duyunca irkilenler, şiddetin mahkûm edilmesi gerektiğini söyleyenler, hasılı şiddetle işi olmazcılar, şiddetin hem siyasetin hem de idarenin çekirdeği, olmazsa olmazı olduğunu görmezden gelir; öyle olmadığının farkında olsa da öyle olmasına inanılmasını ister.
Devletin manevi şahsiyeti lafını ters çevirmek gerekir: Devlet, şiddetin manevi şahsiyetidir. Çıplak şiddeti azaltmaya, eksiltmeye, soğurmaya çalışmayan bir devlet, öncelikle bunun icracısı kurumların yapısını şiddetle şekillendirmiş olur.

0 yorum:

Yorum Gönder