26 Ekim 2012 Cuma

Açlık grevleri güzel söz değil, politik adım ister


Açlık grevi, politik bir konumdur, 
politik alanda eylemcinin 
bedeniyle ağırlık koymasıdır. 
Çözüm, yine ve sadece 
politik söylem ve işlemlerle 
var olur; güzel sözlerle, jestlerle, vaatlerle değil.



Açlık grevleri, şiddet eylemi midir?
Politikacı çıkarmaya çalışılan fizikçilerden Erdal İnönü 1990’larda açlık grevlerinin “şiddet eylemi” olduğunu söylemişti. Cümle haklıydı ama söyleyenin kast ettiği bakımdan değil. Açlık grevinde şiddet, eylemciyi canlılığın gereklerine ters eyleme sürükler. Eylemciden dışarıya yayılan bir şiddet değildir, eylemcinin iradesi üzerinden bedenine yönelir.
Eylemci, toplumun içinde dolanan toplam şiddetin, o şiddeti oluşturan-toplayan siyasetin karşısına bütün organlarıyla bedenini koymuştur.
“Şiddetini tanı” demektedir açlık grevcisi, “şiddetini oluşturan siyasetin önerdiği yaşam, benim kabul edeceğim yaşam değil.” Açlık grevlerinde, ölüm oruçlarında, eylemcinin değil, toplumun şiddeti görülür.


Açlık grevleri suç mudur?
İngiliz neo-liberalizminin büyük ebesi, demir leydi Margaret Thatcher 1980’lerde açlık grevleri için “Suçtur” demişti. O da haklıydı ama kast ettiği anlamda değil:
Açlık grevi, eylemcinin bedenine karşı suçtur; eylemci, dışarıdaki toplam şiddeti bedenine uygulayarak onu zedeler, giderek kötürümleştirir, giderek öldürür. Eylemcinin bedenine karşı işlenen suç, dışardaki (tüm toplumun üretip yaşadığı) toplam suçun, eyleme yol açan politik suçun itiraz hareketidir.
“Suçunu bil” demektedir açlık grevcisi, “senin suçunu oluşturan siyasetin önerdiği yaşam, benim kabul edeceğim yaşam değil.”
(Demir Leydi’nin yerden göğe haksız olduğu, haleflerinin İrlanda barışını imzalamalarıyla belgelenmişti.)

‘Canlı, ölümü düşünemez.’
Merhum düşünür Ulus Baker, “ölüm orucunda mahkûmun bedeni bir savaş alanına dönüşür” demişti; yalnız filozof Spinoza’yı anımsatarak: “Canlı varlık ölümü düşünemez. Spinoza’dan öğrendiğimiz bu düşünce olgusal değil varoluşa ilişkindir. Onun sayesinde ölüm oruçlarının ölüme değil, yaşama doğru gittiğini, yaşama ilişkin taleplere sahip olduğunu, onunla kenetlenip onu olumladığını öğreniyoruz. Çünkü yaşam dirençtir. Kendine bir süre biçmez, sonunu algılamaz, sona erdiğinde kendisi ortada bulunmaz…”
Gerçekten de, açlık grevlerinde, ölüm oruçlarında “beden bir savaş alanına” dönüşür. Toplumdaki savaş, bedenin içinde tekrarlanır: Önerilmiş yaşam biçimini koruyup kollayan idari-hukuksal şiddetin, o yaşam biçiminin norm kabul ettiği suçun reddi olarak, o şiddetle kendi bedeni içinde tutuşulan bir kavgaya dönüşür.

Telkin değil eylem
Açlık grevlerini, ölüm oruçlarını kabul etmemek, ahlaken mahkûm etmeye çalışmak yararsızdır, ondan önce açlık grevlerine, ölüm oruçlarına yol açan şiddetin ve suçların kabul edilmemesi, mahkûm edilmesi gerekir. Elbette açlık grevlerini idealize etmek, onaylamak, önermek saçmadır: Eyleme yol açan toplam şiddetin idealize edilmesi, önerilmesi ya da onaylanmasıyla aynı anlama gelir.
Yapılabilecek tek şey, açlık grevlerini anlamak, eyleme yol açan şiddet ve suç ağını reddedecek, dönüştürecek politik imkânlara yönelmektir. “İnsani” ya da “vicdani” ya da “psikolojik” bir konum değildir bu, bu yüzden hümanist nutuklarla, ajitatif argümanlarla ya da yatıştırıcı telkinlere konuşulacak bir konu değildir. Ne lehinde, ne aleyhinde. Politik bir konumdur, politik ilişkiler ağında eylemcinin bedeniyle ağırlık koymasıdır. Bir “çözüm” varsa, yine ve sadece politik söylem ve işlemlerle var olur.
Ergin’in hamlesi
Açlık grevi eylemcilerinin bedenindeki iç savaş, içinde yaşadıkları toplumdaki savaşın izdüşümüdür: Görmediğimizde, duymadığımızda, ilgilenmediğimizde, anlamaya çalışmadığımızda sürecek bir iç savaş. “Devlet haklıdır, hükümet haklıdır, bakan haklıdır. Talepler haksızdır” dedikçe süren, 30 yıldır sürdüğü gibi. Üstelik her 10 yılda bir, geçmiş 10 yılın hataları lanetlenerek. Şimdi de ileriye ertelenmemesi gereken bir “hata”nın içindeyiz ve 10 yıl sonra pişman olmak fayda etmez, 10 gün sonra bile etmez, 10 saat sonra bile çok geç olabilir.
Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in çabalarının ve sözlerinin samimi olmadığı öne sürülemez, “Talepler haksızdır” demek yerine, yakın ve uzak vadeler ima ederek de olsa, güzel sözler ve telkinler eşliğinde, çözüm haritası sergilemeye yöneldi.
Fakat "küçük" bir adıma daha ihtiyaç var gibi. Çünkü sadece nezakete, medeni ve ahlaki jestlere değil, gerçek adımlara ihtiyaç var an itibarıyla. Çünkü eylem, eylem ister. Ergin’in eli, el sıkışmak üzere uzatılmış görünüyor, umut verici; ama adım tamamlanmış görünmüyor, ayağı havada, adım tamamlanacak mı, göreceğiz. Görmek umuduyla. 





0 yorum:

Yorum Gönder