27 Ocak 2016 Çarşamba

İddiasız iddianameler


İnsan bir iddianame ile karşı karşıya kaldığında, bütün ciddiyetini takınır. Takınmak zorundadır, zira biri ya da birileri hakkında bir takım iddialar söz konusudur. İddialar sabit ise o kişi ya da kişiler ceza alacaktır: Hapis. Bazen çok ağır olabilir bu cezalar, "ağırlaştırılmış müebbet" gibi. 

Ağırlaştırılmış müebbet, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin tespit ve ilan ettiği gibi, "umut ilkesi"ni yok eden, insan hak ve özgürlükleri bakımından kabulü mümkün olmayan bir cezadır. Türkiye, sözüm ona idamı kaldırmış, ama kaldırmaya gönlü elvermediği için de bu ağır cezayı icat etmiştir. "Zindanda çürütme" ilkesi, bir monarşik ceza ilkesi olarak, modern ceza hukuku anlayışına kökten karşıdır. 
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül hakkında da ağırlaştırılmış müebbet, sonra da müebbet ve ekstradan 30 yıl isteniyor. Bir ağırlaştırılmış müebbet, hayat karartmak için yeterli. Hal böyleyken, insan hiç değilse "hayat karartma" ya da "zındanda çürütme"yi hak eden, hiç değilse, suç ya da suçlar işlemiş olmaları gerektiğini düşünür.



İddianemeyi okuyunca, okurken, daha "suç tarihi" başlığında şöyle bir duruyor insan: Suç tarihi, 2 Aralık 2013'ten başlıyor, 11 Ocak 2016'ya kadar gidiyor. 11 Ocak 2106? İyi ama bu insanlar 26 Kasım 2015'te tutuklanmadı mı? Bunlar nasıl insanlar ki, cezaevinde (yani zındanda) oldukları iki ay boyunca suç işlemeye devam etmişler? Madem suç işlemeye devam edebiliyorlar "içerde"yken, niye içerdeler? İçerdeyken haber yapamadıklarına, yazı yazamadıklarına göre nasıl suç işlemişlerdir? Yoksa "suç" bu insanların fiilleri değil de "varlıkları" mı? Ceza Kanunlarına göre fiiller suç olabilir, fakat varlık, var olma, suç olamaz, okullarda böyle öğretirler çocukları. Madem öyle bu ne?
Bu, şu: Karşımızda bir iddianame yok. İlk delili, zaten bu suç tarihi. 

Fakat bununla sınırlı değil. Dahası var.

İddianameyi okurken, ilk 100 sayfa içinde kimin neyle suçlandığına dair bir fikir edinebilmek mümkün değil. İkinci 100 sayfa bitince de durum aynı. Ve aslında tamamını okuduğunuzda şöyle bir durum çıkıyor ortaya: Can Dündar ve Erdem Gül'ün hapsedilmesi, hapsedilme ne, zındanda çürütülmesi, kahredilmesi isteniyor, fakat söz konusu edilen yazı ve haberleriyle istenen suçlar arasında bir bağ yok. Biri çıkıp, Can Dündar ve Erdem Gül'ün aslında sanık bile olmadığını öne sürse, haksız çıkmaz. Bu tabii ki çok tehlikeli bir durum, çünkü biri çıkıp herkesin bu iddianemeye göre bir ağırlaştırılmış müebbet, bir müebbet ve bir de 30 yıl hapisle cezalandırılması gerektiğini öne sürebilir. Herkesin, mesela Cumhuriyet Gazetesi okurlarının tamamının!
İddianameyi okudukça, öğrendiğimiz şey, zaten bildiğimiz şeyler: Efendim, işte Fethullah Gülen adı etrafında var olan topluluk, devletin içinde, devletin imkanlarını kullanarak, devletin diğer görevli ve yetkililerinin telefonlarını dinlemiş, kaydetmiş, onları takip etmiş, onlar aleyhine işler yapmış. Bunlar hakim, savcı, polis filan. Buralarda iyi bilinen ayrıntılar tekrarlanıp duruluyor iddianame boyunca. Aynı cemaatte gazeteci ya da yazar olarak var olan (Ekrem Dumanlı ve Emre (Emrullah) Uslu en çok zikredilen iki kişi) birçok kişi, bu kamudaki kişilerle beraber, çeşitli kamu görevlilerine ve devlet yetkililerine zararlar vermiş, suçlar işlemiş... Bunlarla Erdem Gül ve Can Dündar arasındaki bağ? O kavganın sonucu ya da konusu ya da alanı hakkında haber yapmışlar, yazı yayınlamışlar.

*
İddianame, bu haliyle malum KCK ve Ergenekon/Balyoz operasyonlarının iddianamelerinin tekniğiyle hazırlanmış: Hani şu, bu iddianamede "FETÖ/PDY" (Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması) adıyla kovuşturulan cemaat ile hükümetin ortak olduğu zamanlardaki ortak işlerindeki teknik. Öküz öldü, ortaklık bitti, ama çift sürme yöntemi hâlâ aynı.
Bir benzerliği daha var bu iddianamenin, bu "kanunu uygulama biçimi" ile bu dönemin kanun çıkarma biçimi birbirine çok benziyor. "Torba" kanun tasarılarından ilhamla hazırlanmış bu iddianemeler "torba" iddianame de diyebiliriz. Aklınıza ne gelirse, kimi mahvetmek istersen, doldur torbaya, torbayı doldur, yürü mahkemeye.

*

1990'larda, şu ünlü hukuk mezbahaları olan DGM'ler bu düzeye ulaşamamıştı: Onlar, işkenceyle elde edilmiş deliller ya da sadece polis fezlekelerine dayalı bilgiler eşliğinde çalışmayı seçerdi. Şimdi, işkenceye gerek yok, çünkü delile gerek yok! Çünkü suç ile suçlu arasında bir bağa gerek yok. Tek bağ gerekli: Hükümetin, iktidarın hoşlanmadığı kişi ya da gruplardan olma ya da olmama. Tıpkı 90'larda "faili meçhuller" yoluyla kanundan kaçılırken olduğu gibi: Şimdi, faili meçhule, gözaltında kaybetmeye gerek yok, alenen, kameraların eşliğinde, baka baka, göre göre öldürmek mümkün. O zaman, işkenceye, faili meçhule, hukuksuz kararlara sadece kamu görevlileri ve elbette bir kısım medya ortak oluyordu; şimdi ise hukuksuzluklara herkes ortak!

*
Sur ve Silvan için hazırlanan "özyönetim iddianameleri" de aynı. KCK/PKK ile sokaklarda eylem yapanlar ve belediye başkanları, uzun, karışık ve devletin resmi kurgusuna dayalı öyküler eşliğinde birleştirilip, hepsine ağırlaştırılmış müebbet isteniyor.

*

Bunun adı, "siyaseti yargıya havale etme", "siyaseti yargısallaştırma"dır. Kanadalı düşünür Charles Taylor, siyaset ile hukuk arasındaki farkı "sonuç"ları itibarıyla şöyle değerlendirir: Hukuk iki sonuçludur, kayıp ya da kazanç, mahkumiyet ya da beraat. Siyaset ise üç sonuçlu: Kayıp, kazanç ve uzlaşma. Üç sonuçlu bir işi, iki sonuçlu bir aygıta gördürürseniz ne olur? Bir sonuç ölür, imkansız hale gelir. "Uzlaşma" sonucu. Uzlaşmanın imhası, siyasetin imhasıdır. Siyasetin imhası, savaşın başlangıcıdır. Bu savaş, ister istemez devletin toplumuyla savaşı görünümünü alır. 12 Eylül'de olduğu gibi, o zamanlar silahlı güç eşliğinde toplum çok sevmişti paşaları, aynı paşalar yargılanacağı zamansa itiraz eden yoktu. (12 Eylül iddianamesi de evlere şenlikti, o ayrı...)


Hasılı, bu iddianamelerin bir iddiası yok. Hiçbir hukuki iddiası yok. Bu iddianameler, işlenmiş suçların aydınlatılması gibi amaçlar peşinde değil, işlenmekte olan suçların kaydı niteliğinde. Kaymakamlara verilen "gerekirse mevzuatı bir kenara koyun" talimatı yeni, ama yargının mevzuatı bir kenara koyma huyu eski. Çok eski. İstiklal Mahkemeleri kadar eski, en az. 

0 yorum:

Yorum Gönder