12 Ocak 2016 Salı

Beyaz niye tekledi?



Şov devam etmeli. Gösteri sürmeli. 
Peki Beyaz niye tekledi? Şov sürmeli kuralına harfiyen uymuş görünüyorken? Vatanına, milletine, devletine, (babası da olan) polisine, seyircisine, konuklarına bu kadar bağlıyken? Bağlı ve yağlı işinde niye fire çıktı?

Şov, bir yere göndermez, bir yere götürmez, kendisine bağlar. Televizyon şovu da yakalar ve yakaladığını ekrana bağlar. Göz bağcılığı. Form olarak "sanat"a, tiyatroya benzese de, bir yere göndermeme yanıyla sahne sanatları denilen şeylerden (danstan bile) ayrılır. Bir yere göndermez, fakat gönderilebilinecek, ulaşılabilinecek, yaklaşılabilinecek şeyleri, yerleri, fikirleri siler: Bağlanarak izlenen şov anında bir silme işlemi yürürlüktedir.
"Televizyon, nüfusun çok büyük bir bölümünün beyinlerinin oluşturulmasında bir tür fiili tekele sahiptir." (Pierre Bourdieu, Televizyon Üzerine, Yapı Kredi Yayınları, çev: Turhan Ilgaz... Bourdieu'nun televizyon haberciliği ve fikir programlarını öne alarak yazdığı kitabındaki saptamalarını ve açtığı tartışmaları, şov programları öne alınarak düşünmek hayli ilginç esasında; haber ve tartışma programları "fikir yazar"ken, şov programları fikir siliyor gibidir; zihin yazarken  biri, biri zihin siliyor.)

Ekran derinliği

Beyaz'ın şovu, güleç bir şov, güler yüzlü, neşeli, sempatik filan. Güleç, güler yüzlü, sempatik işler hep boş olmak zorunda değil, hep derinliksiz olmak zorunda değil, ama bu program derinliksizliği seçmiş bir program. Ya da "ekran derinliği"ni seçmiş.
Peki, Beyaz şovda neler oldu? Neden karardı çehreler, suratlar, diller?
Aslında suratlar daha sonra karardı, fakat yine de programda bir kesinti oldu, öncelikle. Beyaz şovda şov kesildi: Bir telefon, şova, ekran yüzeyselliğine, karşısına oturulmuş bağlayıcılığa uymayan, onu kesen, onun arkasında başka görüntülere yollayan bir delik açtı. Küçük bir delik. "Türkiye'nin doğusunda, güneydoğusunda neler olduğunun farkında mısınız?" dedi, "burada doğmamış çocuklar, anneler, insanlar öldürülüyor."

"Doğu, güneydoğu"

Ne kimin öldürdüğüne dair bir şey söyledi, ne herhangi bir etnik imada bulundu, ne doğrudan (devlet, güvenlik güçleri vs.) kimseye suçlama yöneltti. Bunlar çıkarsanabilir, fakat söylenmemiştir. Dahası, "doğu ve güneydoğu" derken, yani "burası"nı tanımlarken mesleğine atfedilen kurala, devletin de onayladığı temel coğrafi dillendirme kuralına uyuyordu; yani "Kürdistan" deme yasağını çiğnemiyordu. Bir "bilgi" veriyor, tasvir ediyor, talepte bulunuyor, dua ediyordu.

"Sanatçı olarak, insan olarak, bir şekilde siz de yaşananlara sessiz kalmamalısınız..."

Fakat

Daha "alo" faslından sonra, "Yalnız müsaadenizle ben çok kısa konuşmak istiyorum" dediğinde Beyaz'ın yüzü değişti. "Çok kısa konuşma" yeri elbet orası, fakat şovun konuşmasıyla bildirimin, tasvirin, talebin, duanın konuşması bir değil. Beyaz'ın ilk tedirginliği buydu. Konuşma sürerken, en iyi bildiği şeyle durumu karşılamaya karar verdi: Sorumluluk bildirimi, olan bitenin tasviri, bilgi aktarma talebi ve ölümlerin son bulması duasıyla harmanlanmış o kısacık konuşmanın risklerini en aza indirecek yolu seçti aslında Beyaz, programını, şovunu ve kendisini korudu: Telefon eden öğretmeni ve söylediklerini şovun parçasına çevirmeye girişti.

Guy Debord'un formülü işbaşındaydı yani:
"Gösteri toplumunda kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçasına dönüşür, sahteleşir." (Gösteri Toplumu, Ayrıntı Yayınları; çev. Ayşen Ekmekçi, Okşan Taşkent)

Kurtuluş vaadi yerine, ölümlerden duyulan üzüntü, vicdanlı davranış talebi, adil olma çağrısı ya da vaadi (zaten Beyaz "çağrı"ya "vaat" ile cevap vermedi mi?) yazarsak, formüle ne kadar uygun olduğunu görürüz.
Aslında başardı da: Üç kere alkışlattı öğretmeni. Uzaktan, derinden, kuyudan gelen sesi "ekran sesi"ne, ekran yüzeyselliğin, ekran (şov) gerçekliğine, derinliksizliğe, yüzeyselliğe tercüme etti.

Alkışlanan neydi?

Ne sözler, ne söyleyen alkışlanabilirdi oysa: Sözler gerçekse, çocuklar, anneler, insanlar ölüyorsa alkışlanacak ne var? Yine sözler gerçekse, söyleyenin en son isteyeceği şey alkış olurdu. Alkış ama söz kesmenin, sözün anlamını, değerini değiştirmenin en iyi yollarından biri: Kargış gibi. Beyaz alkışı seçerek sözleri şova tercüme etmeye yöneldi. Başardı bunu. Beyaz'ın ilk kararı ve ilk yaptığında Ayşe öğretmenin sözleri, bir şovun duyarlık gösterme pasajına çevrildi, o pasajdan geçip kendi şovuna döndü Beyaz.
Fakat başka bir mekanizma çalıştı, beyaz ekranın şovundaki bu küçük deliğin yol olmaması için "sosyal medya" denilen yeni medyum'un içerik üreticileri devreye girdi: 
Beyaz'ın ilk ihaneti, öğretmenin izin verdiği sözlerinin içeğiriyle ilgili değildi hayır, ihanet, şov programında şovu kesen, şovda delik açan, şova yabancı bir sözün devreye sokulmasındaydı. Ertuğrul Özkök'ün, terörün ve devletin demek ki devlet terörünün de apolojistliğini meslek edinmiş bir başka şovmenin yumurtlayıverdiği "Hepimiz biliriz ki, sadece söylenen söz değildir önemli olan" vecizesinin anlam kazandığı yerdir burası: Ertuğrul Özkök'ün zannettiği gibi "söylenen ve arkasındaki amaç da önemli" olduğu için değil, hiç değil, kimse Ayşe öğretmenin "arkasındaki amaç"tan haberdar değildir, herşey atıftan ibarettir. (Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin bir kararında dediği gibi, "Hiç kimse, şeytan bile, insanın aklından neler geçtiğini tam olarak bilemez." Ertuğrul Özkök hariç!) 

Kıyamet noktası

Önemli olan, Beyaz ve Ertuğrul Özkök için önemli olan, şovun kesilmesi, şova yedirilemeyen cümlelerin akmasıdır. Yoksa, Özkök ancak tanrıların bilebileceğini nasıl bilebilir? Arkadaki amacı? "Masum gibi görünen sözlerin arkasındaki amacın o kadar da masum olmadığı bellidir." Öğretmenin masum olmadığı iddiası, boş bir iddia bile değildir, iddia görünümü verilmiş mesnetsiz atfı cürümdür. Beyaz'ın (ve en güçlü savuncusu olmak isteyen rütbesiz şövalye, ebedi pikador Özkök'ün) atladığı kural ve bunu keşfedip tartışmaya açma hızı konvansiyonel medyayı kat kat aşan yeni medyanın cezalandırma kapasitesi birleşince, fuzuli kıyamet kopuverdi. Şov kuralına ihanetin yol açtığı kesinti geçiştirilebilirdi belki fakat, şov programında açılan deliğin gönderdiği "gerçek", yeni medyanın devreye girdiği yer oldu. O delikten bakılmamalıydı.
"Ve eğer bunca değerli dakikalar bunca önemsiz şeyler söylemek için kullanılıyorsa, bunun nedeni, bunca önemsiz bu şeylerin, değerli şeyleri gizledikleri ölçüde, aslında çok önemli olmalarıdır." Bourdieu'nun Televizyon Üzeri'nde esasen haber ve tartışma programlarını öne alarak, münhasıran onları düşünerek yaptığı bu saptama, her türlü şov programı ve sair ıvır zıvır için de geçerlidir elbette. Televizyonu "bilgiye/gerçeğe ulaşan pencere" olmaktan çıkarıp, evin beşinci duvarına çeviren işlemcinin çalışma biçimidir bu. Şov ve sair ıvır zıvır programlarında sosyolgun saptadığı gibi "beğenileri sömürmek, şımartmak" varsa da bundan ibaret değildir sadece söz konusu olan, zamanı ve o zaman içinde çalışan zihni ıvır zıvırla doldurmak, sözüm ona enformasyon ya da fikir aktarmış gibi yaparken gizlenenin, "önemli olan"ın keşf imkanlarını uzun vadede silmektir.

"Televizyon, nüfusun çok büyük bir bölümünün beyinlerinin oluşturulmasında bir tür fiili tekele sahiptir. Oysa, gelgeç olaylara önem atfederek, o değerli zamanı boşlukla, hiç ya da hemen hemen hiçle doldurmak suretiyle, yurttaşın demokratik haklarını kullanmak için sahip olması gereken ve asıl önem taşıyan enformasyonlar dışlanırlar." (age)



TCK ve TMK "suç" demiyor!


Ayşe öğretmenin "suçu", ne sözlerinde, ne de sözlerinin arkasındaki varsayımsal amaç ya da amaçlarda; ayşe öğretmenin suçu, biraz Bourdieu'ya yaslanarak söylersek, bir televizyona "buyur" edilmeden enformasyon ve fikir beyanına girişmesinde; televizyon fikirleri sever ama sadece "buyur" edilmiş fikirleri sever. O halde Ayşe hanım, hem bir şov programını bir enformasyon programına çevirmekle hem de buyur edilmemiş, seçilmemiş, onaylanmamış sözlerle bunu yapmakla iki kere "suç"ludur. Yoksa, TCK ve TMK gözlükleriyle bakacak en yaman (yani hukuk bilmez) savcı bile bir suç bulamayacaktır.
Bütün bunlara ilave olarak, herkes (Beyaz ve Ertuğrul Özkök) iyi biliyor ki, mesel "Kürt meselesi" olmasa, Beyaz'ın o uygunsuz telefonu şova çevirme girişimi başarılı olmuştu; alkış, üç kere alkış, işi bitirmişti. Kürt meselesi, iktidarın kurmak istediği yeni totaliter düzenin iştahıyla birleşince, tepkinin şiddeti büyüdü. Çünkü iktidar, sadece herkesin işini yapmasıyla, iyi yapmasıyla yetinmiyor, "aktif katılım" bekliyor. Hani şu kır gezisinde "silah gösteren" Milli Eğitim Müdürü gibi. Hani şu "Askere giderim savaşırım" diyen başsavcı gibi. Hani şu Kürtlerin her taleplerine sabah akşam cevap bildirileri yazan İstanbul Barosu Başkanı ve Barolar Birliği Başkanı gibi. Doğan Grubu da Beyaz'ı kurban ederek "vatana, millete, devlete" ne kadar bağlı olduğunu, yeni devletin yeni emirlerini beklemeye ne kadar hazır olduğunu ilan ediverdi.
Beyaz, Badiou'nun deyimiyle nadiren ayağına gelen ve kendisine "özneleşme" imkanı verecek olayı önce şova çevirerek başından savmak istedi; yetmeyince başını kütüğe koyarak af beklemeye koyuldu. Yağlı işini kaybetse de bağlılığını kurtarmak istiyor hiç değilse. O da, herkes de biliyor ki balta kütüğe "ora"da inmiyor, "bura"da iniyor. "Bura"sı da onları ilgilendirmiyor. 

1 yorum:

Yorum Gönder