17 Mart 2015 Salı

Abdülkadir Selvi'yi eleştirememek: Kan, aile ya da yurttaşlık


Yavuz Bingöl, “iktidardan hoşnut” müzisyenler arasında olmada bir sakınca görmeyince, hakkında söylenmedik bırakılmamıştı. Ünlü kişidir ve normaldir, kimi haklı kimi haksız, çok sayıda eleştirel söylemin hedefi olduydu. Hır gürlü, bol magazinli, çok öfkeli, alaylı söylemler içinde, iktidar ve sanat, muktedirlerle sanatçıların ilişkisi, popüler sanat ve sanatçılığın iktidar ve temsilleriyle ilişkisi gibi başlıklara atlayıp, ufuk, zihin ya da ruh açıcı tartışmalar çıkabilir mi diye umutlanmak boşuna değildi, ama boşa çıktı esasen.
Üstelik, tuhaf bir şey daha oldu, babası bulunup (ya da babası söz söyleyeceği yerleri bulup-kim bilir ve her neyse) oğlu hakkında söylendi durdu. O ezeli haklı ve hain evlat elinden mağdur babaydı, babasına bunu yapan… Özetle önemli ve agorada konuşulması gerekli bir mesele, yurttaşlık meselesi etrafında konuşulması çok yararlı olacak bir mesele, aile-klan-kan bağı ekseninde argüman bulmuş oldu. Ne işe yaradı? Yavuz Bingöl’ün tercihini tutanlarla tutmayanlar ayrıştıkları saflarda birbirine sallamaktan başka iş yapmış oldu mu? İktidarların hep arzuladığı, hedeflediği ve onsuz yapamayacakları kültürel hegemonya ve ona karşı çatışmaya dair tartışmada ne kaldı elimizde? Eleştirilen “muhafazakâr” aklın çok beğeneceği, ama eleştirenlerin kaçınması gereken “kan bağı” esasına dayalı bir haklılık, bir meşruiyet argümanını daha da bir meşrulaştırmaktan başka?


Abdülkadir Selvi, ablasının söylediğine göre Alevi bir ailedenmiş. Aile devrimciymiş. Şimdi olduğu yer aileye dokunuyor, ablası televizyonu bile açmıyormuş filan falan. Şimdi, “Alevilik” ve Abdülkadir Selvi’nin savunucuları arasında olduğu “Sünni iktidar” ve onunla mücadele meselesinde bu üstüne atlanan ve şehvetle yayılan bilgi bize ne kazandırır? Ne kaybettirir? Alevilik ve Sünni-iktidar meselesini bir müddet askıya alırsak, yine elimizde Yavuz Bingöl meselesinde olduğu gibi “aile” boyutu kalmıyor mu? Ailenin dinsel, mezhebi, siyasi vs. tercihlerinden başka tercihler yapmak, kendi başına ne türden bir kabullenilmezlik, ne türden bir kötülük, ne türden bir sorun oluşturur? Siyasal sahnede “aile”nin bu türden bir baskınlığını kabul ettiğimizde, aileden herhangi bir firarın, aileye herhangi bir biçimde cephe almanın “suç” ya da en azından “sorun olduğunu” kabul etmiş olmaz mıyız? Öyleyse kan-aile-klan bağı esas ise, o bağlardan azade politik düzen arayışlarına karşı cephe almak zorunda kalmaz mıyız? “Öyle bir aileden nasıl böyle biri çıkar” formülüne bu şekilde asılırsak, iktidar sahipleri kıs kıs gülüp, “Biz de onu diyoruz zaten” demez mi?
“Alevilik”, “Asimilasyon” meselesine geleceğim, ama araya biraz da kişisel bazı notlar eklemek istiyorum. “Alevi” bir aileden, “Kürt Alevisi” bir aileden geliyorum. Siyasal ve kültürel hayatım, “aileden firar” öykücükleri ve girişimleriyle dolu. Örneğin ailemin ve içine gömülü olduğu aşiretin baskın CHP’liliği, her kritik süreçte, her seçimde, her düğün ya da kına masasında benim tercihlerime kimi tatlı, kimi acı, kimi sert, kimi yumuşak, kimi hoyrat, kimi efendi sayısız eleştiri/saldırı altında kalmama yol açtı. Ben onlardan biri olarak, nasıl ve neden onların dışında hareket ediyordum ki? Öykünün kişisel kısmını, Abdülkadir Selvi ile empati yapma gibi saçma (saçma, çünkü sorun kişisel duygularla ilgili değil, genel siyasal tercihlerle/düşüncelerle ilgili) bir sebeple yazmıyorum, meseleye yönelik bakışımı şekillendiren süreçlerin doğasına ilişkin deneyimimi tartışma alanına sürüyorum, naçizane. “Özünü inkâr eden haramzade” kalıbı, tüm o eleştirilerin önünde sonunda gelip dayandığı yerdi ve o yer de kan ilkesinin diğer tüm ilkelerin önüne geçtiği muhafazakâr siyasal duruşun ayağını bastığı yerdi.
Abdülkadir Selvi’ye, ailesi ve ailesiyle ilişkileri üzerinden eleştiri yöneltmek, sanki şu an durduğu yer ailesinden bağımsız biçimde eleştirilemezmiş, şu an yaptığı işler ailesi işe karıştırılmazsa tartışılamazmış sonucunu çağırır. Ne Yavuz Bingöl’ün babasının ne de Abdülkadir Selvi’nin ablasının, bu kişilerin politik tercih ve tutumlarını açıklamaya ya da eleştirmeye yarar yanı var. İktidar çevrelerinde ya da işte destekçi kümelerde aileleriyle araları gayet iyi, yaptıkları işten ailecek memnun, ele güne karşı birbirini asla açık düşürmeyecek bağlara sahip çok sayıda kalemşor ya da müzisyen ya da işte başka türden ünlü kişi yok mu? Onları ne yapacağız? Bir babaları ya da ablaları ya da eski eşleri filan çıkmazsa söyleyecek laf bulamayacak mıyız?
Abdülkadir Selvi meselesinin, “Alevilerin asimile edilmesi”yle ilgisi de haber üzerine çok dillendirildi. Bir zamanlar aynı saflarda yer aldığı Emre Uslu, twitter hesabından şöyle yazdı örneğin: “TR'de Alevi sorununun en net örneği Abdulkadir Selvi. Alevi kimliğiyle var olamayınca asimile olmayı tercih etmiş.”
Bir kere, Alevi asimilasyonu, son 13 yıla gelene kadar içinden “Abdülkadir Selvi”ler, yani siyasal İslamcı kadrolar yetiştirmeye yönelik bir tasarım değildi. Devletin projesi, Alevileri alıp Sünni-siyasal İslamcı haline getirmek değil, bir tür resmi mezhep olarak Sünniliğe devletin arzuladığı şekli verirken, Aleviliğin de sekülerlik rüşvetiyle (ki, can güvenliği anlamına gelir öncelikle) folklorize edilmesiydi. Aleviliğin Sünniliğe asimilasyonu, birçok kuvvetli alametle gösterilebileceği gibi, bugünkü iktidarın arzu ve olası hedefleri arasındadır. En azından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemleri bu arzu ve hedefin varlığına inandıracak yeterli sarahate sahiptir. Selvi’nin en açık Emre Uslu’nun söylediği türden bir “asimilasyon” işlemi nedeniyle siyasal İslamcı bir iktidar heyetinin medya isimleri arasında yer aldığına inanmak için, o türden çok sayıda kişi daha görmemiz gerekirdi. Nasıl bir asimilasyon ki, aileden bir tek Abdülkadir Selvi’yi seçip almış? Nasıl bir asimilasyon ki, Abdülkadir Selvi’nin durduğu yerde sadece Abdülkadir Selvi duruyor. Oysa o “asimilasyon” hiç de bir kişiyi etkileyecek kadar başarısız olmadı! Uslu’nun sözünde, diğer benzer eleştirilerle ortak olan bir yan daha var, Abdülkadir Selvi’nin kişiliğinde bir sorun olduğu iması yani. Bu noktada iş “kan esaslı” bakışı uç noktasına kadar götürmeye varıyor: Aile sağlamsa, bu çürük! “Tercih” lafındaki ima bu. Üstelik, “asimilasyon”la olmuşsa bu olanlar, hınçla saldırmaktan ya da alay etmekten ya da aşağılamaktan çok daha başka yola girmek gerekir; çünkü “asimilasyon”, bu satırların yazarının hem mezhebi hem etnik boyutta bütün bedeninde, ruhunda ömrünce gördüğü gibi tatlı değil acı, çok acı bir süreç, bir dönüşümdür. Neyse, zaten meselemiz empati değil, siyasal ilke arayışı.
Hasılı, bu yol kötü yol. Abdülkadir Selvi’yi eleştirecek birçok yol, bir çok sebep, birçok argüman, birçok kavram var. Medya-iktidar ilişkileri, “yazarlık” titri-hegemonya bağıntıları, gazetecilik usulleri vs. Buralardan yürümek sadece meşru değil, gereklidir de. Aksi halde bu kudrette bir iktidarla baş etmenin yollarını bulmak zorlaşır. Fakat, aile-kan-klan bağları filan, bizi bir siyasete götürürse eğer, iktidarın kazandığı siyasete götürür.
Yavuz Bingöl'ün kardeşi, babası; Niran Ünsal'ın kardeşi, Abdülkadir Selvi’nin ablası… Siyasi fayların mikro kırıkları-göçükleri. Kültürel transfer, öyle anlaşılıyor ki, servet transferinden daha çok tepki uyandırıyor. “Kültür savaşı” yaşadığımızdan mı? Medeniyet savaşı? Medeniyet-ler savaşı? Bu örneklere bakarak şu kadarını diyebiliriz: Kan esaslı, akrabalığa dayalı bakıştan kurtulmadan, kan esaslı, akrabalığa dayalı bakışlara yaslanan muhafazakârlık biçimleriyle mücadele etmeyi ancak hayal edebiliriz. Aslında hayal bile edemeyiz.


1 yorum:

Yorum Gönder