31 Mart 2015 Salı

Sahibini terk eden gölge: Hakan Fidan

Arkadaki adamdı hep. Merdivende. Kapıda. Toplantıda. Törende. Resepsiyonda. Konuşmayan adam. Hatta bakmayan. Gölge adam. Gül’ün, Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun dış seyahatlerinin gölge adamı.
Fotoğraflarda çok görüldü, ama sesi az duyuldu. Sesini, sözünü hukuk dışı yollarla elde edilmiş iki kayıtla duyduk. İlkinde özel yetkili temsilciydi. İkincisinde MİT müsteşarı. 
İlkinde Kürt savaşını bitirmek üzere, PKK yöneticileriyle masadaydı. En uzun, karışık cümleleri o kuruyordu. “Şey” diyordu sohbetin zorlu yerlerinde, bir de “modelite.” Özel bir grameri vardı anlaşılan ve bir gramer-çözme yeteneği.

İkinci kayıt, Suriye ile savaşı kızıştıracak hamlelere karşı sözler söylemesine rağmen, savaş kışkırtıcısı olduğu yorumlarını (törpülemek şöyle dursun) körükledi. Üstelik, espiyonaj kurumunu başındaki isim olarak sesini kamuoyunun iki kontespiyonaj operasyonuyla duyması, başarısızlık hanesine yazılacak bir hadise sayılmadı, “ihanet”in mağdurları listesine yazılmasına yol açtı, o kadar.
Gölge, asılda uzun olduğunda güneş ya doğuyordur ya da batıyordur: Güneşi Erdoğansa, batıyor. Ya değilse?
İstihbarat efsaneleri
Bir efsane. Bir istihbarat efsanesi. Hakkındaki bilgiler efsane düzeyinde. Kürt mü, Türk mü belirsiz. Vanlı mı, Denizlili mi, bilinmiyor. Kayıt meselesi olmasa, “İşte istihbaratçı” denilebilir…
İktidar partisi ve destekçi çevrelerin nutuklarında yüceltildikçe yüceltilen bir bürokrat. Tüm istihbarat efsaneleri gibi, soldan bakınca şeytan, sağdan bakınca melek. İktidara göre her övgü ve makama layık bir kahraman. Muhalefet partileri ve destekçi çevrelerin nutuklarında uluslararası mahkemelerde yargılanması gereken bir suçlu. İstifadan sonra kafalar az karıştıysa da, figüre bakış değişmiş değil.
Bir otodidakt. Türkiye’de az görülen bir haslet sahibi: Kendini geliştirme… Kimileri için bu “proje adamı” oluşuyla ilgili, fakat projelerin hangi yöne evrileceğini kim önceden o kadar iyi bilebilir? Şerpa. Bir tırmanma uzmanı. Astsubaylıktan Süpermen bürokratlığa tırmanırken, iktidarın Himalayalar yürüyüşünde kilit kurumun kilit ismi rolündeydi.
Astsubay? Tuğgeneral varken!
“Sivil istihbaratçı” diye anıldı, “MİT’in başına gelen ikinci sivil.” Oysa orduda 1986’dan 2001’e kadar astsubaydı. Yemek duasını “Allah’a hamdolsun” diye mi yapıyordu, “Tanrıya hamdolsun” diye mi, bilinmez. Ordudaki 15 yıllık hizmeti, omzu yıldızlı olmadığı için sivil sayıldı herhal. Zaten MİT müsteşarı olacakken Genelkurmay taş koymak istemişti. Orası korgenerallerin, astsubay olur mu hiç? MİT’e hükmetme, TSK’nin devlet oligarşisindeki bileğinin bükülmesi demekti. Militarist zümrecilikle iktidar paylaşımının etkili olduğu bir bilek güreşi.
MİT’i zayıf bir istihbarat teşkilatından güçlü, operasyonel ve diplomatik bir yönetsel aygıta dönüştürmeyi hedefledi. Daha doğrusu Erdoğan’ın bu hedefinin vekiliydi: Bir yönüyle Dışişleri Bakanlığı, diğer yönüyle Başbakanlığın bir birimi oldu teşkilat. Hakan Fidan da bir yönüyle Başbakan’ın, diğer yönüyle Dışişleri Bakanı’nın gölgesi. Adı siyasette anıldığında, bu iki görevle anılıyor bu nedenle.

Milliyetçi teşkilata İslamcı aşı
TİKA, MİT’e geçmeden önce, ordudan sonra en uzun kaldığı ikinci yer. 1992’de kurulan yapı, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” Türkiye’deki her türden sağcı kişi ve teşkilatların soğuk savaş yıllarında enfekte olduğu hayal dünyasının iştahının cisimleşmesiydi. Milliyetçi emperyal arzuların müessesesi. İktidar, TİKA’nın Türkçü emellerine İslamcı aşıyı Fidan’ın bahçıvanlığıyla yaptı. Eh, buralarda çalışmış birilerinin diplomaside öne çıkması da, istihbaratta öne çıkması da anlaşılmaz değil.
NATO, demek uluslararası istihbarat kalfalığı. TİKA, demek yerli istihbarat kalfalığı. Ustalık yok, çünkü “Usta”lık Erdoğan’ın sıfatlarından.
Önce koçbaşı, sonra çelik kapı
7 Şubat 2012’de ifadeye çağırılması çok konuşuldu; selefi Emre Taner, Oslo’daki yol arkadaşı Afet Güneş de çağırılmıştı.
Yeni bir bilek güreşiydi bu; militarist oligarşinin geriletilmesiyle meydana gelen boşlukta yeni bir iktidar kavgası. Bu kez sivil sivile! “Devlet şerik kabul etmez” teolojisiyle açıkladı iktidar partisi, eski şerikiyle savaş ilanını. İlki geriletilirken koçbaşı görevi gören Fidan, ikincide kırılacak çelik kapıya dönüşmüştü. Kapının arkasında Erdoğan vardı elbette. “Sır küpüm” diyecekti. Küp dolu olmasa öyle özenle korunur muydu?
Bir gramer çözücü mü?
Oslo’da, başbakanlık müsteşar yardımcısı sıfatındaydı, ama Oslo görüşmelerinin meslekten istihbaratçı ismi Afet Güneş’in deyimiyle, “…onun da ötesinde başbakana en yakın kişilerden biri.” Dönemin başbakanının Şerpası. Onun da ötesinde…  Amir memur, ast üst ilişkilerinin ötesinde, kişisel bir yatırım var ortada: Bildik paternalist öykü: Baba, oğulun kendi yolunu çizmesine öfkelenmişti.
Öcalan’dan övgü aldıysa, Öcalan’ın gramerini çözmüş olduğu varsayılabilir. Aynı şekilde Erdoğan’ın da gramerini çözmüş olmalı, en azından bir yere kadar. En azından, istifasından önce yükseldiği son yere kadar. Fakat kendi grameri henüz tartışma alanına girmiş değil.
 Süpermen mi Clark Kent mi?
Film seviyormuş. Arınç da onu bir hayali film kahramanına benzetti. “Süpermen.” Giysilerini çıkarmasına kızmıştı Arınç da. “İsraf” diyordu. Siyasetin de “Süpermen”i olur mu? Yoksa ebediyen Clark Kent olarak kalır mı? Hırsı, biyografisinde kazılı. Onun sadece “dokunulmazlık” gibi zayıf bir güvence için parlamentoya gireceğini düşünmek, yükseliş ve güçlenişindeki hedefli ve dakik hırsın hafife alınması olur. Zaten kimse de kızmazdı buna.
Şerpa, dağcıyı zirveye ulaştırırken kendisi de zirveye ulaşır. Dağcı gelir gider, Şerpa oradadır.
“Yedirmeyiz” denilmişti onun için, fakat “yemeyiz” de denilmemişti. Siyaset masasının neresinde olacak, sandalyede mi, sofranın üstünde mi? Göreceğiz.


0 yorum:

Yorum Gönder