14 Aralık 2011 Çarşamba

Ahlaklı bir Yeşilçam Filmi: Yangın Var

Yangın Var’a korka korka gittim. Bütün filmlere korka korka giderim zaten, sinema beni yorar, etkiler ve en iyi bulduğum da en kötü bulduğum da günlerce aklımı, zihnimi işgal eder. Hareketli görüntüyle yapılmış işleri bir tür zihin saldırısı gibi algılarım hep. Kişisel, duygusal bir hal mi? Pek de değil. Sinema pek kişisel bir iş değil, tek tek kişilerin zihninde bence bir tür bomba gibi patlıyor olsa da. Neyse. Teori zamanı değil, karşılaştığım eğlenceli bir filmden söz etme zamanı.

Korka korka gittiğim filmden neşeli çıktım. Benim neşeli olabildiğim kadar tabi. Sonra sorup durdum kendime: “Sevdin sevdin de sor bakalım kendine niye sevdin.”



İlk sebebi, bir yol öyküsü olması (tamamen kişisel bir neden) ve “büyük sözler söylemeye” kalkmadan, sömürmeye de yönelmeden “büyük bir meseleye” temas etmesi. Bunun için önce filmden, öyküsünden biraz bahsetmeli:

Karadeniz’de küçük bir belde, yangınlara karşı çaresizlikten mustariptir. Başkan’ın bütün Türkiye’ye yönelik feryadına sürpriz bir yerden yanıt gelir. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı bir itfaiye aracı hediye etmiştir. İtfaiyenin Artvinli Gürcü şoförü, Koşman, Diyrabakır’a gitme fikrinden hiç hoşlanmasada, yola düşer. Kente girişyle “yabancı bir yere” gelmiş olduğunu anlayacaktır. İşte, iner inmez kendisine bir ihtiyar, saat kaç diye sorar. Anlamaz. Anlamaz çünkü Kürtçe sormaktadır. Diyarbakır’dan ayrılana kadar Koşman bu yabancılıktan gelen şaşkınlığı yaşayacaktır; gördüğü tüm konukseverliğe rağmen. Dönüşte de tuhaf bir şey olur: Asi, güzel bir genç Kürt kadını, onunla birlikte kamyonla geri dönecektir. Yolda macera üstüne macera yaşarlar. Üstünde “Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi” yazan bir kamyonun başına güneyden kuzeye gidene kadar neler gelir? İşte bir yığın trajikomik iş. Diyarbakır’da “yabancılığı” algılayan Koşman, yol boyunca Diyarbakırlıların çektiği “yabancılığı” algılayacak, anlayacaktır. Başlangıçtan finale kadar Kürt meselesini fona alarak gelişir her şey. “Meseleye bir açılım getirdiği, meseleyi deştiği, meseleyi akıllara kazıdığı”nı filan söyleyecek değilim, kimse de söyleyemez. Ama tamamen bigane bir hal de yok ortada; meseleye sadece belli ezberlerin (yani resmi-yarı resmi propaganda ve eğitim faaliyetlerinin) etkisiyle bakanlar için “göz açıcı” yanları da hiç de zayıf değil. Nitekim Karadenizli başuşak Koşman, baştan gitmeye korktuğu Diyarbakır’a gider, döner, tanık olduklarının etkisiyle bazı şeyleri anlar ve özel kişisel yarasına rağmen finalde bir Kürt kızının elini tutmaya cesaret eder. Koşman’ın elini tuttuğu Asya, asi, eğitimli, her an kavgaya hazır, esprili, zeki bir Kürt kızıdır. Koşman’ı değiştiren Asya olmuştur; ama Asya’yı da Koşman değiştirir.

Koşman’ı oynayan Osman Sonant ve Asya’yı oynayan Nesrin Cavadzade, filmi sevmemin ikinci nedeni oldu. Filmin kendisi gibi hiçbir böbürlenme içermeyen iddiasız ve tutarlı oyunculukları, sonunda filmin sahip olduğu neşeli parıltının en önemli nedenlerinden birine dönüşüyor. Yavuz Bingöl ve Erkan Can'ın mütevazı rollerdeki mütevazı katkıları da cabası... Starları olmayan Yeşilçam filmi bu, ful karakter. Hatta esas yıldızlar Türkan Şoray ile Kadir İnanır demek bile mümkün. Asya, adını sinema seven babasından almış, yani sinemadan sinemaya doğmuş bir asi Kürt kızı. Koşman ise hala Yeşilçam çağının çocuğu, Selvi Boylum Al Yazmalım'ı o kadar seviyor ki, içine düşüyor en sonunda!


Üçüncü ve en önemli neden şu:

Bütün sorunlarına ve eleştirilebilir yanlarına rağmen, çok haksızlığa uğradığını düşündüğüm mütevazı Yeşilçam geleneğine, onun içinde de Ertem Eğilmez tarzına –güncelleyerek elbette- mirasçı olması. İlk andan başlayarak, hiçbir yerde, hiçbir noktada, “büyük laflar” etme eğilimine girmiyor, “Ben sana bir öykü anlatıyorum, eğleneceksin öncelikle, amacım bu, ama bu öykünün arkasında zor işler, zor durumlar var. Oralarda da çam devirmemeye elden gelen özeni gösterdik” diyor özetle. Geleneğin eğlenceli anlar, durumlar, diyaloglar, görüntüler üretme yeteneği film boyunca, dengeli bir dağılımla kendisini gösteriyor.
Yukarıda az bahsettim, Selvi Boylum Al Yazmalım filmde önemli bir yer tutuyor; Yangın Var, Selvi Boylum Al Yazmalım'ın özgün bir versiyonu demek bile mümkün, alttan alta, "Sevgi emektir" şiarını telaffuz etmeden filmin boyasına katıyor.

Bu geleneğin bir yanı saflıkla saftiriklik arasında gidip gelir. Bir yanı içli hallerle sulugözlü acıklılık arasında salınır. Müptezellikle komikliği karıştırdığı da olur. Müptezellik, sulugözlü acıklılık ve saftiriklik Yangın Var’da bulamayacağınız şeyler. Yine geleneğin, daha büyük geleneksel kaynaklara başvurma, yani Ortaoyunu ve Karagöz’den beslenme, oradan aktarılma yan tipler, durumlar kullanma huyu da göze batmadan serpiştirilmiş olarak filmde var.

Yine, Yeşilçam hümanizması diyeceğim şey de açıkça hissediliyor: Bir yanıyla gerçekle ilgisizdir bu hümanizmanın, hatta onu örten ideolojik bir işlev gördüğü de olur. Bir yanıyla da ortak olduğu ideolojik şemalardaki yarıklardan sızarak, beklenmedik ifşalar, ters çevirmeler yaratabilir. Yangın Var, zamana uygun bir Yeşilçam filmi olarak, “Yeşilçam hümanizması” gereği filmde “kötü” hiçbir şeyi öne çıkarmıyor; fakat bu bir “örtme” işlevi de görmüyor. Yani birinci tanımdan çok ikinci tanıma yakın bir Yeşilçam filmi, içinde büyük laflar etmeden, Yeşilçam diliyle, şöyle diyor özetle: “Bol bol eğleneceksiniz, güleceksiniz, yer yer hüzünleneceksiniz dedik. Sözümüzü tuttuk. Ama size yalan söyleyeceğiz, yalana ortak olmanızı isteyeceğiz ya da sizin istediğiniz yalanları savunacağız da demedik."

O halde yönetmeni Murat Saraçoğlu'nu alkışlayabiliriz gönül rahatlığıyla.

Benim için işin en asıl özeti de şu:
Sadece ve sadece Kürtlerin acılarını sayıp dökerek, üstlerine çöken karanlığı, çöktürülen acıyı kadrajlayıp oralara abanarak Kürt sorununda “sanatsal” söz söylenebileceğini sananlar ne çok yanılıyorlar! Bana benim acılarımı göstererek, benim bu acılardan zevk almamı beklemesin kimse. Onların yerine, ahlakını yitirmemiş, müptezelleşmemiş Yeşilçam, hepsinden iyidir! Bana...



Gelecek Uzun Sürer, film bir dakika

0 yorum:

Yorum Gönder