14 Kasım 2011 Pazartesi

O deniz otobüsünde ne oldu?

Yargısız infazlara karşı olduklarını söyleyenler, ne çabuk sustunuz? Neden böyle çabuk sustunuz? 
Meşru bir soru bu. “Terörü mü destekliyorsun lan” diye gümbürtü yaratanlara bakınca, meşruiyeti daha da artan bir soru. Verilen yanıtlardaki çelişkilere bakılırsa. Hele hele 1980’lerden sonra benzerlerini yaşadığımız işler hatırlanırsa, son derece meşru.


**
Soruyu soruyla devam ettirelim: Yargısız infaz neydi? 1980’lerde adı konulan, öldürme hedefli idari güvenlik operasyonlarına verilen isim. Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde sık görülüyordu. Hedef “Türk solu” denilen devrimci yasadışı örgütlere yönelik bir işlemdi. Yargısız infaz adı takılmasının nedeni basitti: Kimi zaman gerçekten ortada silahlı ya da silahsız bir eylem vardı, kimi zaman da polisin saptadığı militan ya da sempatizanların bulunduğu yere yönelik gerçekleşirdi. “Sempatizan”ların ille de bir örgüte sempati duyması gerekmiyordu, “solcu”luğunun rapor edilmiş olması yeterliydi.
İşlemin adını hak eden niteliği de basitti: Hiçbir durumda ana amaç, operasyon yapılan kişi ya da kişileri canlı yakalamak değildi. Gerçek bir tehdit oluşturmaları ya da oluşturmamaları da hiç önemli değildi. Çoğu zaman yakalandıktan sonra kurşuna dizildikleri de oluyordu; baştan inkar edilse de kısa süre sonra ortaya çıkıyordu.

**
İşte bu 80’lerde Türk soluna yönelik operasyonlarda adı konulan, 90’larda kaybettirme pratiğinin de eşliğinde ve Kürtleri de içine alarak yoğunlaşan idari güvenlik işlemini, yargısız infazı biz geçen hafta sonunda kaçırılan deniz otobüsünde yaşadık kuvvetle muhtemel ki. 
Önce basından farklı farklı bilgiler sızdı. Buna göre eylemci değil, eylemciler vardı. Eylemciler PKK’nın askeri kanadından dört ya da beş kişiydi. Silahlıydılar, bomba düzenekleri de vardı. Ardından iki vali farklı farklı açıklamalar yaptı. Kocaeli Valisi’nden kaçıranın bir kişi olduğunu, adi olma ihtimalinin kuvvetli olduğunu duyduk. Sonra İstanbul Valisi bir kişi olduğunu teyit etti. En son İçişleri Bakanı, iki validen de farklı açıklamalar yaptı. Ona göre PKK’lıydı, bütün çabalara rağmen ikna olmamıştı, operasyon mecbur olmuştu. Korsanın üzerinde üçe bölünmüş şekilde yerleştirilmiş 450 gram A4’ü patlatmaya ayarlı bombalı düzenek vardı. Yolculara göre üç ile altı el ateş edilmişti.
Valilerin ve bakanın açıklamalarındaki çelişkiler ortada. Çelişkilerin en önemlisi, “bombalı düzeneğin patlamasına yol açmadan” altı merminin nasıl sıkıldığı. Televizyonlar, iştahla, “Geminin kaptan köşkünde hiçbir yerde mermi izi yok. Yani tüm mermiler hedefe, yani eylemciye isabet etmiş” diye anlatıp duruyor. 

**
Operasyonu yapanların gemiye rahatça girmeleri, eylemcinin sürekli kaptan köşkünde bulunması filan ayrıntılarıyla anlatılırken, “E peki nasıl oldu bu? Madem girdiler, yolcuları niye tahliye etmeden operasyon yaptılar” diye soran olmuyor. İki vali niye farklı farklı açıklamalar yaptı? Bakanın verdiği “teknik” bilgiler ne kadar tuhaf, “boş şişeyle bombanın etkisini artırmak” ne demek? Bu nasıl “terörist eylemci” ki, yolcuların cep telefonlarını önce topluyor, sonra dağıtıyor. Kaptan köşkünden hiç inmiyor
Bakana ve diğer yetkililere soru sormak ünlü televizyon kanalları ve gazetelere ayıp mı geliyor? Ama gazeteler, televizyonlar habercilik yapmayı, dördüncü güç olmayı çoktan bıraktı değil mi? Bırakmayana da bıraktırdılar değil mi? Memleketi paylaşmaya yönelik kavgada birbirine şeriatçı/laik sözde cepheleri arkasında demediğini bırakmayan medya gruplarının bu mesele etrafındaki ittifak da dikkate şayan. Ama o da yeni bir şey değil, onlar başından beri adaletsizlikte, zulümde müttefikti zaten.

**
Şimdi, gemide bir yargısız infaz yapıldığı kuşkusunu dile getirenler süratle “PKK’lı olmak”la suçlanıyor. “Sağ yakalanabilirdi” diyen milletvekili, bilmem kaçıncı defa vatan haini ilan ediliyor. Ama zaten yargısız infaz operasyonlarına her itiraz taa 80’lerden beri böyle karşılanmıyor muydu? Necdet Menzir, Mehmet Ağar, Ünal Erkan, Hayri Kozakçıoğlu, Tansu Çiller, bu soruları soranlara aynı gerekçelerle kızmıyor muydu? Ayhan Çarkın sonra o “operasyon ve çatışmalar”da neler yaptığını bize bir bir anlatmadı mı?

**
Bir de yargı var. Bağımsız yargı. İşte operasyon olur, savcı süratle gelir. Her şeye el koyar. İncelemesini yapar. En ufak bir hata yapanın canına okur. Hollywood filmi değil değil mi bu? Olmaz böyle şeyler değil mi gerçek hayatta. Yok, yanlış anlaşılmasın, münhasıran “Türk yargısı”na laf söylemeyeceğim, münhasıran Türk devletine ve medyasına söylemeyeceğim gibi. Bu “biz dünya devletiyiz” diyenleri gönendiren bir operasyon, çünkü onlar “Aynı Almanların Baader-Meinhoff’çulara yaptıkları gibi” işler yapan bir devlet arzusundalar zaten. Bu olaydaki soru azlığı, olayın hemen gündemden kalkışı, olay gecesi televizyonlara ve internet sitelerine Ankara’dan gelen (son dakika yayınlarını kesin yönündeki) müdahaleler, bu ittifaktan aslında herkesin mutlu olduğunu gösteriyor. E ne diyelim, kutlu olsun.

**
Muhalif, hakbilir vs. görünüp, “Aptalca bir eylem bu, böyle yapanı öldürürler” diyenlere oldu bir de. Ben eylemci değilim. Akıllıca eylem, aptalca eylem nedir, nasıl olur bilmem. Bildiğim sadece şudur: Hukuk, devletin hükmetme enstrümanı olmaktan çıkarılıp, direnmede, gasp edilmiş egemenliği geri almada bir araç olarak kavranmayacaksa, yok hükmündedir. “Akıllıca eylem yap vurulma” sözü zeki, akıllı insanlara ait olabilir, ama devletle hemhal olmuş bir zeka ve akıldır bu. Tıpkı soru sormayıp eylemle övünen basının devletle hemhal oluşu gibi. Devletlerle insanlık gelseydi, birkaç bin yıldır gelmiş olurdu.

**
Tekrar soruyorum, büyük kaygıyla, tedirginlikle. Yargısız infazlara karşı olduklarını söyleyenler, ne çabuk sustunuz? Neden böyle çabuk sustunuz? 

1 yorum:

Yorum Gönder