5 Ekim 2011 Çarşamba

Kürtlerle Türklerin hal tercümanı


Sırrı Süreyya Önder, Zeytinburnu Dr. Ziya Gün Parkı'nda.
 Birdenbire sinemacı olarak ortaya çıktı. Kimse bilmiyor, tanımıyordu, ama evet, bu gelen sinemacıydı. Birdenbire yazar olarak ortaya çıktı. Kimse bu yönünü bilmiyor, tanımıyordu, ama evet, bu gelen yazardı. En son politikaya soyundu, birdenbire yine.
Aslında hiçbirşey birdenbire olmamıştı. Kuşağının birçok dava adamına benzer şekilde meşakkatli bir hayatın ürünüydü her şey; her dönemeci binbir çileyle, emekle aşılmış bir hayatın, yoğun emeklerin ürünüydü Sırrı Süreyya Önder adı. Tasarlanmış bir marka değil, dişle tırnakla elde edilmiş bir değerdi. Beğenmeyeni, beğeneninden çok oldu bu değeri. Oyuncu, senarist ve yönetmen olarak sinemacılığı da, halk dilindeki bilgece söyleyişleri kuramsal kitapların sert aforizmacılığıyla harmanlayarak kurduğu özgün üslubu, şaşırtıcı farklılıktaki bakış açısı ve keskin mizahıyla yazarlığı da böyle bir hayatın verimiydi. Birdenbire politika alanında görünmesi de bu hayatın emri olabilir mi? Kuvvetle muhtemel. "Büyük partiler"in kendisi için sonuna kadar açık olan kapılarında değil, sosyalist parti ve gruplarla Kürt hareketinin politik yapıları arasında kurulan bir ittifakın kapısında görünmeyi seçmesi de böyle bir emrin gereği olmalı.

xx
Sırrı Süreyya politik biriydi, ayan beyan. Peki bu sefer gelen politikacı mıydı? Sırrı Süreyya Önder'in Radikal'deki editörüydüm; yani "yazar ışıması"nın en yakın tanıklarından biriydim. Politik biriydi, tartışmak gerekmez, ama ya politikacılık yönü? E yazar meydanlara inmişse, orada ne yaptığını görebilmek, anlayabilmek ve anlatabilmek için peşinden gitmekten başka yapacak bir şey yoktu. Gazetedeki masabaşı mesaisinden fırsat buldukça gittim, gördüm, izledim.

Xx
Zeytinburnu'nda Dr. Ziya Gün parkını arıyoruz. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku'nun etkinliği var. Park yeni, sorduğumuz kimse bilmiyor. Bir karakolun önünde duruyoruz. Nöbetçi polis de bilmiyor. Biraz arkada duran bir başka polis yardımcı olmak için yaklaşıyor, o da çıkaramıyor. "Nasıl olur yahu, miting var şimdi orada" diyorum. Arkada duran gülüyor, "Haaa, öyle desene. BDP'lilerin seçim faaliyeti var. Şu Sırrı Süreyya hiç durmuyor, her an başka bir yerde" deyip tarif ediyor parkı.

xx
"Sırrı Süreyya hiç durmuyor." Gerçekten de, sabah kahvaltılarından başlayıp, gece yarısına kadar İstanbul 2. Bölge'nin bir ucundan bir ucuna koşturup duruyor. Polisin ya da başka yetkililerin (üç üniversite etkinliğini üniversite yönetimleri engelledi mesela) engellemeleriyle karşılaştığında da, başka bir yere gidip başka bir etkinlikle dolduruyor boşluğu. Seçmenlerinden, özellikle gençlerden de aynısını istiyor, Esenler'de halkla buluştuğu bir toplantıda söylediğini söylüyor özetle hep: "Biz emekçi insanlarız. Hayatta ne kazandıysak çalışmayla kazandık. Bu sefer de çok çalışmalıyız."

xx
Bina denizinin orta yerinde ferahlık veren bir yer Dr. Ziya Gün Parkı. Emsallerine göre önemli bir farklılık var parkta. Yedi sekiz yaşından 13-14 yaşına kadar çok sayıda çocuk, salıncakların, kaydırakların, spor aletlerinin üstünde ama ne kayıyor, ne sallanıyor, ne de spor yapıyorlar. Sarı kırmızı yeşil fularlar, flamalar, şeritler boyunlarında. Kimi yüzünü örtmüş. Araçların tepesine çıkmış zafer işareti yapıyor, slogan atıyorlar. İki ayrı yerde, biri tamamen kadınlardan oluşmuş, biri karışık iki uzun halay var. Kadınlar ve çocuklar, Sırrı Süreyya'nın bütün buluşmalarında ağırlıkta. Parkın üst köşesinde, bir seçim aracının önünde ses düzeneği kurulmuş. Bir sanatçı Kürtçe şarkılar söylüyor. Birkaç bin kişilik, çoğu kadınlardan oluşan bir izleyici grubu var. Herkeste sarı kırmızı yeşil bir alamet var. Sırrı Süreyya bekleniyor. Gecikmiş. Üniversitedeki konuşması uzun sürmüş, trafik de kapalıymış biraz. Şarkıların arasında, yaşlı bir isim çağırılıyor kürsüye, "mamoste" diye tanıtılıyor, yani öğretmen. Dini göndermeleri bol, milliyetçi tonları bulunan acı ve öfke dolu bir şiir okuyor yine Kürtçe. Acı ve öfke, Kürt politik oluşum ve etkinliklerinin baskın duygusu; bir duygu daha var ki o meydanlardan, toplantılardan, etkinliklerden siliniyor gibi yavaşça: Korku. Parkta da korkuya delalet edecek bir şey yok.

xx
Arada BDP İlçe Başkanı konuşuyor, o da Kürtçe. Alanda, etrafta herkes Kürtçe konuşuyor zaten. Bu seçim, Kürtçenin ilk özgür seçimi ve etkinliğe gelenler de bunun tadını çıkarmaya çalışıyor. Şarkılar, tekdüze konuşmalar ve gençlik gruplarının zaman zaman attığı sloganlarla mini bir miting bu biraz, biraz da şenlik ve semt toplantısı havasında. Sırrı Süreyya'nın kampanyası boyunca hemen hemen her gün, kimi zaman günde birkaç kere 200-300 kişiden birkaç bin kişiye ulaşan topluluklarla mini mitingler yapıldı, yapılıyor. Bu da onlardan biri.

xx
Seçim midibüsünün durduğu köşenin hemen arkasındaki seçim bürosu arı kovanı gibi. Ön taraftaki sandalyelerde, köy düğünlerindeki gibi oturmuş etrafı izleyen yaşlı erkekler var.

xx
Nihayet etrafta bir hareketlilik başlıyor. Geldiğinin anons edilmesiyle parkın değişik yerlerinde kendi derneklerini kurmuş öbekler de ana meydana toplanıyor. Üstüne çıkıp konuşacağı seçim midibüsünün etrafı ana baba gününe dönüyor. Görmek, dokunmak, elini sıkmak, sesini duyurmak isteyenler koşuşturuyor. Cezaevinden gazeteye yollanmış, kendisine iletmem gereken paketi vermek amacıyla hamle ediyorum, nafile, kitlenin arzusu, benim görev bilincimi kat kat aşıyor. Sırrı Süreyya seçim minibüsünün üstünde göründüğünde, izleyicilerde çok açık bir değişiklik gözleniyor; yüzleri gülüyor. Korku yok bu sefer demiştik, eklemek lazım: Neşe var, en azından Sırrı Süreyya geldiğinde. Zılgıtlar, "her biji" (çok yaşa) nidaları ve alkış tufanı. Önceki konuşmacıların sadece nezaketen alkışlandığını anlıyorum. Kürtçe selamlıyor halkı. Ardından, "Hevalno" (Arkadaşlar) diye sesleniyor, ardından "Yoldaşlar" diyor. Konuşma başlayacak. Meydan sessizleşiyor.

Xx
Konuşmalarının büyük çoğunluğuna "Yoldaşlar" diye başladı kampanyada. Türkiye'nin 1960'ların sonundan itibaren, özellikle de 1970'lerde çok duyduğu, 12 Eylül darbesiyle de unutulmaya yüz tutan bir hitap bu. Sosyalistlerin hitabı. Sosyalist sembol ve söylem unsurları her konuşmasında öne çıkıyor. Zeytinburnu'nda izlediğim akşam da barizdi bu. İzleyicilerine bir sosyalist olduğunu, sosyalistlerin ezilenlerin yanından başka yerde olamayacağını anlatıyordu. Sosyalizmin dilini güncelleştirirken, Kürt seçmen için tercüme de ediyordu adeta. Evet, bir tür tercümanlık rolünü oynuyordu meslekten bir oyuncu ve bir sosyalist olarak. Bu tercüme meselesi işin 'sırrı' galiba!
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ni, özellikle de birinci maddesini çok sık vurguladı kampanya boyunca; ama resmi ya da yaygın çevirileriyle değil, Sırrı Süreyya Önder çevirisiyle: "İnsan anasından eşit, özgür ve onuruyla doğar." Bu tercümenin sırrı basit: Soyut ve hukuksal, yani uzmanların yazı diliyle kaleme alınmış cümleyi, halkın sevdiği özlü sözlerden birine çeviriyor.
Meydanlarda bunu en iyi yapan siyasetçi, malum, Süleyman Demirel'di. Önder'in yazıları, halk dilinin büyülü sırrının sadece Ümit Kaftancıoğlu'na, Yaşar Kemal'e mülk olmadığını gösteriyordu; siyaset meydanında da bunun sadece Demirel'e vergi olmadığını göstermek istiyor gibi. Adını Demirel'le andığıma kızacak belki, ama hal bu.

xx

AK Parti, CHP, MHP adları, bu partilerin liderlerinin ya da başka yöneticilerinin adları geçince yuhlamaya başlayanlar oluyor, kesiyor: "O partilerde, sizin gibi, benim gibi barışa, kardeşliğe, onurlu yaşamaya inanan insanlar var. Kimseye yuh çekmeyelim, konuşalım, derdimizi anlatalım. Sorumluların yakasına yapışalım, ama kimseye toptan yuh çekmeyelim." En sonunda kendisi çektiriyor ama: "Hısım değil hasım olmamızı isteyenlere, gençlerimizin canını hiçe sayanlara, ekmeğimize, aşımıza göz koyanlara yuh."

xx
Daha önceki konuşmacıların sık sık durup dinlemek zorunda kaldığı, militan sloganlar yükseliyor zaman zaman meydandan. Onları da durduruyor, kendi diliyle. "Şehit namırın" (şehitler ölmez) sloganı uzayınca, "İnşallah kimsenin şehit olmayacağı, ölmeyeceği günler gelecek. Onun için mücadele ediyoruz" diyor. Evet, çoğunluğu Kürtlerden, politize Kürtlerden oluşan bir kalabalığa, çatışmalarda can veren Türk askerinden de şehit "diye" bahsediyor ve dinletiyor kendisini. "İnşallah kimsenin şehit olmayacağı günler gelecek." Saygın Kürt politikacıların bile nazını geçirmekte güçlük çekeceği öfkeli Kürt gençlerinin gözünde sözü dinlenir biri olmuş. Nasıl?

Nasıl sorusunun yanıtı, yine tercümeden geçiyor. "Ben bir Türk olarak" diye başladığı cümlelerinde, bir Türk olarak Kürt sorununu nasıl anladığını Kürtlere anlatırken, bir tercüme faaliyeti yürütüyor aslında. "Türk" seçmenle konuşurken de yaptığı aynı. Başlangıç olarak korkunun yerine sevinci geçirmeyi başarmış görünüyor; aradığı yeni kelimelerse acının ve öfkenin yerine geçmesi gereken kelimeler. Acı için kurduğu cümleler, "Acı paylaşıldıkça azalır" düsturuna uygun, ama cümlelerin acının yerine geçemeyeceğini de bilmiyor değil. Türk tarafına dağda ölen Kürt çocuğunun acısını anlatmayı, Kürt tarafına aynı yerde ölen askerin acısını anlatmayı sağlayacak dili bulma, yani tercümeyi sağlayabilme çabası çok açık. Öfkeyse bu acının anlaşıldığı ve sonunun gelebileceği inancıyla ancak ortadan kalkabilir; öfkeli gençlerin uç sloganlarını kesebilmeyi başarmasının sırrı bu umudu vermiş olmasında yatıyor. "Kıvırmak, lafı eğip bükmek, var olanı yok, yok olanı varmış gibi yapmakla çözülmez bu iş. Her şeyi açık açık söylemek, konuşmak gerek. Kürtlerin statüsü ne olacak? Kürtçe eğitim öğretim olacak mı?" Oy isterken, her şeyi açık açık söylemek, konuşmak sözü veriyor.

xx
Türkiye'nin bu seçimden önce iyice billurlaşan acılı, öfkeli ve endişeli kamplaşmaların üstesinden gelmenin yolu da aslında bu tarz bir tercümeden geçiyor. Sırrı Süreyya bunu sağlayabilecek bir tercüman mı? Meydanlarda bu umudu verdiği açık, bu yolun yanlış olmadığı açık, devamıysa 13 Haziran'da başlayacak yeni parlamento döneminde milletvekili olarak yapacaklarıyla görülecek.


xx
Türkiye'deki mağdur ve mazlum kesimlerin muhtemelen derdi en çok, dermanları en az olanlarına da çok sık gitti kampanya boyunca Sırrı Süreyya Önder. Süryaniler, Aleviler, Ermeniler... LGBTT bireyleriyle buluşmaları, özür dilemesiyle başladı. Çünkü seçim bildirisinde unutmuştu onları. Dinledi. Konuştu, elbette oy istedi. Kampanya sürerken, feministlerle LGBTT gruplarının eleştirileri geldi. Bazı ifadelerinde, sözlerinde onların kabul etmeyeceği yönler vardı. Çıktı özür diledi, özensizliğin özeleştirisini yaptı, açıkça "Çok utandım" dedi; söz uçar, yazı kalır diyerek yazılı yaptı bunu. Söylemeye gerek var mı, özür dilemek şu andaki "reel siyasetin" erdemleri arasında yok, utanmak hiç yok.

xx

Taksim'de Gezi Parkı'nda çay bahçesinde arkadaşları ve destekçileriyle oturuyor. Sıkıntılı. Bir gün önce Mavi Marmara anma gösterisi yapılan yerde, kendisine izin verilmemiş. Gezi Parkı yine slogan atan Kürt çocukları ve gençleriyle dolu. Bir çocuk, bir güvercin teleği bulmuş, getirip 'Sırrı abe'sine veriyor.
Faaliyete izin verilmedi, peki ne yapılacak? Çok çocuk var, yaşlılar ve elbette, bütün etkinliklerde olduğu gibi kadınlar var. Hopa'daki gazlı polis müdahalesinden ölüm haberi geleli bir gün olmuş. Devam edilirse olacaklar ayan beyan. Karar, "dağılalım arkadaşlar." Gidip NTV'de olan biteni anlatacak, engellemeleri halka şikayet edecek. Hesap isteniyor. Sıralanmış duran garsonlardan biri, ciddi bir edayla öne çıkıyor, elini kalbine koyuyor: "Ne hesabı abe? Başımız gözümüz üstüne. Bu da bizden olsun."


Kısaca hayatı
Sırrı Süreyya Önder 1962 Adıyaman doğumlu. Türkmen bir aileden. Sinema oyuncusu, senaryo yazarı, yönetmen, köşe yazarı. 1978’de Adıyaman Lisesi’nde öğrenciyken Maraş katliamını protesto ettiği için cezaevine girdi. Sonraki yıllarda da çeşitli nedenlerle uzun yıllar yattı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi. 12 Eylül olduğunda Ankara'daydı. Sabıka kaydı için, “onur vesikam” dedi. 2006’da Beynelmilel filmiyle tanındı, filmin senaristi, yönetmeni ve oyuncusuydu. Aynı yılın filmi ‘Sis ve Gece’de oyuncuydu. 2008’deki ‘O... Çocukları’nda senarist, ‘Kalpsiz Adam’da senaryo danışmanıydı.

(5 Haziran 2011, Radikal Gazetesi.
Yazı, seçim kampanyası izlenerek hazırlanmıştı, yani bir gazetecilik faaliyetinin ürünü. BDP/Blok milletvekilleri ne yazık ki parlamento faaliyetlerine 13 Haziran'da başlayamadı. Aralarından birinin (Hatip Dicle) milletvekilliği, Yüksek Seçim Kurulu'nun hukuka açıkça aykırı kararıyla düşürüldü, düşeni AK Parti alıverdi. Hatip Dicle halen cezaevinde.)


0 yorum:

Yorum Gönder