12 Ekim 2011 Çarşamba

Toplum sözleşmesi mi, neo-Kemalist egemenlik beyanı mı?

Anayasa yapmak, ne yapmaktır sahi? Türkiye'de en yaygın anlayış, "toplum sözleşmesi" yapmaktır der. Sahiden öyle mi? Sahiden, toplum bir sözleşme mi yapar? Ve biz buna anayasa mı deriz?

***
En billur halini rahmetli Jean-Jacques Rousseau'da gördüğümüz sözleşmeci teorilere sarılmayı pek seven anayasa tartışmacıları, bir küçük, çok küçük noktayı unutuverir: Anayasa denilen metinlere, Amerikan devriminden önce rastlamayız. Yazının icadından 1774'e gelene kadar, bir toplumun bütün üyelerinin katılımı varmış gibi düzenlenip ilan edilen ve ardından toplumun oradaki normlara göre yönetildiği nutuklarına zemin oluşturan bir metin bilinmiyor.
Zaten "toplum sözleşmesi" fikri, hem Rousseau'da hem de diğer sözleşmeci akıl sahiplerinde gerçekte bir anayasa metni niteliği olarak değil, devletin ne olduğu, egemenliğin ne olduğu, nerede, kimde olduğu, neden orada olması gerektiği ya da gerekmediği... türünden sorulara bir kuramsal yanıt olarak gelişmiş bir fikir. "Kralda değil. Toplumda" yanıtı o zaman, kafası uçuruldu uçurulacak kralın yerine kimlerin geleceği kavgasıyla yakından ilgiliydi. Yoksa, toplumların ne kendi içlerinde ne de başka toplumlarla oturup sözleşme yaptığını ne o zamanlar ne de ondan sonraki zamanlarda gören, duyan yok, olmayacak da.

***
Anayasa fikri hem çok cazip, hem de çok sorunlu bir fikir olarak var oldu hep; örneğin ünlü özgürlükçü Amerikan anayasası, eşitliği, özgürlüğü çok güzel vurgularken, köleliği çok uzun süre yasal düzlemde devam ettirmeye hiç de engel değildi, ne anayasayı yapanlar, ne uygulayanlar ne de anayasanın kendisi bu sorunu, köleliği kendi ilan ettiği ilkelere aykırı görüyordu.
Anayasaların bu tuhaf güçsüzlüğünün (iki yüzlülüğünün de diyebiliriz) altında, yasa kavramının kendisinde var olan bir sorun yatar. Sorunun en iyi algılandığı yer de yine bir genel ilke niteliğinde, yasaların uygulanışına dair bir yasa niteliğinde olan, "yasaları bilmemek, uygulanmasına engel olmaz" kuralıdır. Bütün yasal sistemlerde var bu kural. Devlet eksenli hukuk sistemlerinin ayakta durması için can alıcı bir nokta. İşte bu Arşimet noktası, sözleşme kuramının yasaları ve dolayısıyla anayasayı açıklamakta hiçbir işe yarayamayacağını gösterir. Kişi, taraf olduğu sözleşmenin kurallarını nasıl bilmez? Tersinden sorulunca daha da anlamlı: Kişi bilmediği bir yasaya nasıl taraf olabilir? Bütün toplumun yaptığı söylenen bir sözleşmeyi, o toplumun bir üyesi bilmiyorsa, toplum nasıl bir sözleşme yapmış olabilir? Dahası, kişi bilmediği yasaya boyun eğmek zorundaysa, o yasanın o toplumun yasası olduğu nasıl söylenebilir?
Hal şöyle olmasın: Yasa, kişiye de, topluma da dayatılarak var olan bir şey. Dayatan da "egemen" denilen şey ya da kişi-lerdir. O kişi-leri ya da şeyi egemen kılansa, anlaşılan, devlet denilen şeyin ta kendisidir. Peki nedir bu egemenlik, bu devlet? Allahın emri mi?

***
Anayasa tarihleri okutulurken, en eski çift taraflı sözleşme olarak, yani kralın mutlak egemenlik yetkisini sınırlayan bildik en eski metin olarak Magna Carta anlatılır.
Magna Carta'da bir sözleşme var gerçekten, ama dönemin bütün toplumunun sözleşmesi değil, dönemin egemenlerinin sözleşmesi. İşte efendim, lordlar, kontlar, baronlar, devrin İngiliz toplumunun eli kılıçlı zadeganları, kralın mutlak yetkilerini kendilerine karşı sınırlarlar bu sözleşmeyle. Esasen Magna Carta bize toplumsal sözleşme kuramının pek geçerli olmadığını göstermekle kalmaz, sözleşme teorisinin neyi gizlediğini de gösterir: Egemenliğin ne olduğunu! Egemenliği tek kişiden çok kişiye (Magna Carta örneğinde mutlak monarşiden bir tür oligarşiye) geçiren bir sözleşme, neye dayanılarak yapılmıştır? Kral teorilere çok düşkün olduğu için mi? Bir gece rüyasında gördüğü için mi? Zadeganın belinde ışıldayan, boğaz almaya hazır kılıçların yüzü suyu hürmetine olmasın? Demek, egemenliğin kendisi de, paylaşımı da bir güç, bir şiddet edimi olarak mümkün; Magna Carta bunu iki şekilde gösterir: Zadeganın kılıçlarının keskinliğine dayanılarak yapılmış olmakla ve kılıçların egemenin gırtlağına dayatılmadığı yerlerde yapılmamış olmakla. Magna Carta Newton'un elmasıysa eğer, kafaya inen elmanın neden düştüğünü değil, dalda duranların neden durduğunu sorduğumuzda bir cevap verebildiği için öyle.

***
O halde egemenlik "kayıtsız şartsız milletin" olacaksa, millet denilen şeyin egemenliği elde tutan şeyin kendisiyle eşit olduğunu düşünmek gerekir. Böyle bir eşitlenme mümkün mü? Yazıda güzel duruyor, ama pratikte? Bu nutuk tam da egemenliğin milletle hiçbir ilgisi bulunmayan bir şey olduğunu gizlemenin veciz ve parlak ifadesi olmasın? Aksi halde, bu lafı en çok seven en solundan en sağına her cinsten Kemalistlere inanmamız, onların peşinden ayrılmamamız gerekmez miydi? Kürtler, Aleviler, gayrimüslim azınlıklar kayıtsız şartsız egemenlik sahibi milletin nesiydi? Hatta Türkler, nesiydi o kayıtsız şartsız egemenlik sahibi milletin? 80 yıllık Kemalizm tarihi ne acı, ne kanlı, zalimce öyküler anlatıyor bu konuda bize! Egemenliğin kimin namına kullanıldığının hiçbir anlamı olmadığını, kimin eliyle ve kimin hesabına kullanıldığının da bilinmesi gerektiğini öğreten öyküler bunlar. Bugün de bulunması, bilinmesi gereken bu.

***
Bugün dedik, bugünden devam edelim:
Gözaltı ve cezaevi sürecinden geçirilen binlerce KCK'lı hangi milletin politik teşkilatlarının politik isimleri peki? Egemenliğin kayıtsız şartsız sahibi olan millet içinde sayılmadıkları kesin. Ne tuhaf, 80 yıldır aynı! Peki açılımcı, sivil anayasa yapma yanlısı AK Parti'nin gadrine, hışmına uğrama sebepleri ne olabilir? Sadece bu tarihsel alışkanlık mı? Devlet egemenliği aşındırmaya, yani egemenlikteki paylarını geri çağırmaya giriştikleri, yani politika yapmaya giriştikleri için olmasın? Sokaklarda protesto eylemi yaparken dövülen, gazlanan, coplanan, pankart açtığı için hapislerde çürütülen sosyalistler? Kral, Magna Carta'da zadeganla oturup sözleşme yapmıştı. AK Parti, ileri demokraside, siyasal özne olmaya yönelmiş toplumsal tarafları şeytanlaştırıp demokrasi dışı göstermeyi ve ardından da tepelerine binmeyi seçiyor. Haydi, "Anayasalar toplum sözleşmesidir" şiarını biz de benimseyelim, kıpırdayan, politika yapan herkesin, her şeyin tepesine binen bir iktidar partisi "anayasa" yaparsa, kiminle sözleşme yapmış olacak? Kendisiyle?

***
Nasıldı sahi o ünlü söz? Kemalizm öldü, yaşasın Kemalizm! İlki cuma namazına gitmezdi bunların, ikincisi gidiyor, hepsi o. Bu farka da siyasal İslam'ın iktidarı diyor birileri!

0 yorum:

Yorum Gönder