17 Ekim 2011 Pazartesi

Anayasamız sivildir abiler!

Hükümetin yapmak istediği anayasanın tamamen yeni, tamamen sivil olması gerektiği söyleniyor. Çünkü Türkiye'nin tamamen yeni, tamamen sivil bir anayasaya ihtiyacı var. Sivil kelimesinin sihrini paranteze alıp, bir daha soralım: Anayasa yapmak ne yapmaktır? Kestirmeden söyleyelim: Egemenliği beyan etmek, kullanmak.
Şu anda bir anayasa var. Hükümet bunu korumakla mükellef. Yani hükümet halihazırda bir "koruyucu" egemen güç. Yeni anayasa yapmakla da "kurucu" egemen güç olacak, sadece istemekle bile böyle bir güç olduğunu ilan etmiş oluyor. Demokrasiye aykırı bir durum yok görünürde. İlerisine de, gerisine de.

Sivil neyin karşıtı?
Yeni anayasa yapmanın gerekçelerinden biri, son iki anayasamızın "sivil olmayan güç"ler tarafından imal edilmesi. Pek mutabık olmayan yok bu fikirde. Askerler yaptı son ikisini. Hala yürürlükte olanı da. Sonra sayısız defa yamalandı, eğildi, büküldü. Memleketin haline bakıp olmadığını anlıyoruz.
Şimdiki sorumuz şu: Yapanların "asker" olmaması, yani üzerlerinde bol yıldızlı, yapraklı, hilalli, sırmalı elbiseler olmaması o anayasayı "sivil" mi yapacak? Yani sivil, sadece "askerin" karşıtı bir terim mi?

Hükümet ile devlet
Önce bir öykü:
Bir BDP milletvekili, bir eylem sırasında polisle tartışıyor. Ortam gergin, malum, BDP eylemi ya, güvenlik güçleri, bütün demokratik ve orantılı (zırhlı araçlar, gaz, tazyikli su vs.) alet edavatıyla hazır, nazır.
Tartışmada bir polis, "Sen kim oluyorsun" diye soruyor, öfkeyle.
Yanıt: "Ben milletvekiliyim."
Yanıta yanıt: "Ben de devlet!"
Yanıta yanıt ziyadesiyle sert ve net: Polis, devleti temsil ettiğini bile değil, doğrudan devlet olduğunu söylüyor. Bizatihi. Bir güvenlik görevlisi olarak polisin devlet olduğunu söylemesi bizi "polis devleti"ne götürmez elbette hemen, ama "polis devleti" iyi ihtimal bile olabilir!
Başbakan Erdoğan, Kürt sorunu çerçevesinde Kandil'le, Öcalan'la görüşmeleri şöyle izah ediyordu: "Biz (bazen 'AK Parti olarak' bazen de 'hükümet olarak') görüşmüyoruz, görüşmeyiz. Devlet görüşüyor, görüşür. Devletin kurumları bunun için var."
Sahi kim bu devlet? Ne? Polis, devlet olabilir mi? Asker? Vergi memuru? Yargı mensubu? Öğretmen? Milletvekili? Bakan? Başbakan? Cumhurbaşkanı? Başbakan'ın açıklamalarından, devletin hükümetten başka bir şey olduğunu anlıyoruz.
Bu, devlet başka, hükümet başka, amir başka, memur başka, devlet adamı başka, devlet keçisi başka, devlet vatandaşı bambaşka... türü laflarda bir tuhaflık yok mu? Fakir aklımıza şaşırtmaca mı veriliyor?

O polis devletimizin 'monad'ı
Devlet, egemenliği kullanan bütün kurum ve kişilerden oluşur; evet, tek başına herhangi biri devletle özdeş sayılmaz, ama aynı zamanda onlar devlettir; çünkü onlarsız bir devlet görülmedi, görmedik. Onlarda devleti okuruz, onlar neyse devlet de odur. Şu devlet görevlilerini yargılama aşamalarında koruyan ünlü dokunulmazlık yasa ve kuralları tam da bu yüzden var ve dokunulmaz. Devlet ve devleti oluşturan bütün birimlerin niteliği, o birimlerde iş görenlerin ortalama niteliğinden bağımsız, bağlantısız olamaz. Milletvekiline bağıran "sivil giyimli" polisin öfkesi, "Ben de devlet!" derkenki netliği, bugün Türkiye Cumhuriyeti devletini çekip çeviren en "sivil giyimli" en yetkili, en kudretli kişisinin öfkesine ve netliğine bu yüzden bu kadar benziyor! O polisi, bugünkü devletimizin bir "monad"ı olarak görmemiz gerek bu yüzden.
Sivilden bahsedeceksek, "devlet"in "egemen"liğine paydaş olmayan bir şeyden bahsetmeliyiz. Aksi halde, "devletin sivili" türü bir kategoriye ihtiyacımız doğar! "Sivil"in, "egemensizlik"le tanımlanacağını söylemiyorum, daha çok şunu söylüyorum: Devlet egemenliği, devletin kullandığı egemenlik, bulaştığı her şeyi "devletleştirir", devletin "egemenlik tekeli"ni aşındırmaya, egemenliği paylaşmaya aday sivil yapılar elbette mümkün, kesinlikle gerekli, ama bilinen özet hali yasama-yargı-yürütme olan devlet kurumları ve bireyleri "sivil"in içinde tanımlanamaz. Onlar merkezi siyasal örgütün, devletin insanlarıdır; sivil değil siyasal toplumun üyeleridir.

Egemenliğin topluma iadesi

Bugün devletin bütün enstrümanlarını ve birimlerini üstüne zimmetlemiş olan AK Parti uzun süredir devletin "statik varlığının" değil belki ama, hareket halindeki varlığının, o hareketi sağlayan iradenin ta kendisi. Onun tek başına yapacağı bir Anayasa tam da mevcut devlet egemenliğini kullanılarak yapılacak bir anayasa olur. Olası en sivil değil, en siyasal (evet, "sivil"in karşı terimi bir herhangi bir tür üniformalı değil, "siyasal") anayasa olur. Egemenlik denilen şeyin sivil yani devletleşmemiş ve devletlulaşmamış toplumsal yapılar tarafından yeniden ele geçirilmesi sağlanmadıkça da o anayasa öyle olur ve öyle kalır.
Anayasayı koruyan güçle yeni anayasanın kurucu gücü aynı ise, mevcut durum neyse onu yansıtan bir anayasadan fazlası mümkün olamaz. AK Parti, mevcut anayasanın koruyucu gücü olarak o anayasanın demokrasiye ve topluma en aykırı yönlerini en büyük ivecenlikle uygulamak için (ve bunu yaparken anayasanın sözde değişmiş, demokratikleşmiş maddelerini görmezden gelmek için) canla başla çalışmıyor mu?
Peki AK Parti, mevcut anayasayı koruyucu güç görevini layıkı ile yerine getirirken, bir yandan da "Bize yeni, sivil bir anayasa lazım" demiş olmakla ne demiş oluyor? Çok basit, bir tür "devrim işi" olan kurucu güç fonksiyonunu üstlenerek, sistemin muhtaç olduğu reformu gerçekleştirmeye çalışıyor.

İki erek, iki gerek
Bu reformun iki gereği ve ereği var: Bu reform bir an önce yapılmazsa gerçekten sivil yapıların devletçe gaspedilmiş egemenliği aşındırma ve geri alma imkanı güçlenir. AK Parti hükümetinin, (yani devletin yürütmesinin) demokrasiye (yani politik mücadele imkanlarına) dair en küçük alametlere tahammülsüzlüğünün sebebi bu. İkinci gerek birinciyle bağlı: Bu reform bir an önce yöneticiler eliyle yapılmazsa, baştan yanlış kurulan cumhuriyetin "yönetici olmayanlar"ı eliyle yapılma ihtimali doğar.
AK Parti'nin, yanlış kurulmuş cumhuriyetin ilk gününden beri çarmıha gerili duran Kürtlerin politik hareketlerine yönelik tahammülsüzlüğünün nedeni burada gizli. Gayrimüslim azınlıklara bir şefkat eğilim var gibi, ama bu da açıklayıcı zaten: Siyasal güçleri yok, ilk Kemalist (1938'e kadar) ve post-Kemalist (1970'lere kadar) dönemde bitirildiler.

Çok bilindik bir cümle kuruyor AK Parti ve destekçileri: "Yeni anayasa lazım, onu da biz yapacağız." Devamını getirmek de zor değil: "Uzlaşma demek, dediğimizi kabul etmek demek. Kürt sorununu devletle Zerdüşt otursun çözsün, biz hükümet olarak karışmayız. Alevi sorunu diye bir şey yok, zaten asıl Alevi biziz. İşçiler daha çok çalışırsa, çalışma barışı sağlanır. Muhalefet serbest tabii ama hükümeti devirmek yok. Demokrasimiz ileridir abiler, ilerleyin biraz göreceksiniz."

 Toplum sözleşmesi mi, neo-Kemalist egemenlik beyanı mı?

0 yorum:

Yorum Gönder