30 Ekim 2011 Pazar

Sahi, idam cezası kalkmamış mıydı patron?

Güler Zere cezaevinde kansere yakalanmış, tedavisi için çok uzun süre tahliye edilmemiş, ancak yoğun kamuoyu tepkisi nedeniyle, ölümüne kısa bir süre kala salıverilmişti.
Suzan Zengin cezaevinde kalp rahatsızlığından şikayet etmiş, uzun süre tedavi için çırpınmış, her başvurusunda, çığlığında idari ve tıbbi görevlilerce savuşturulmuş, cezaevinde can vermişti.
Abdullah Demirbaş, hasta. Yurtdışına gidişi (KCK davasından) yargılandığı için engelleniyor.
Ruhi Su 12 Eylül döneminde kanser hastasıyken tedavi için yurtdışına gidişi engellendi. Hiç nedensiz pasaport verilmedi. Kaçmak istese kaçardı, ülkesinde ölümünü bekledi.

Fatma Tokmak cezaevinde ağır kalp hastası. Tedavi için çırpınıyor, bakanlığa sorarsanız her şey yolunda, yasalara, yönetmeliklere uygun. (Ah biçim şu anayasa hükmündeki yönetmeliklerimiz!) Tedavisi kamilen yapılıyor. Fatma Tokmak ise halini arz için çırpınıp duruyor. Öykünün vahameti Yıldırım Türker’in yazılarında defalarca dile getirildi. Son yazının linki burada, devamı için Radikal’in Yıldırım Türker arşivinden yararlanılabilir: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&Date=&ArticleID=1067925

*
Şimdi soralım: Türkiye’de idam cezası var mı? Türkiye, malum, idam cezasını kaldırmış bir ülke, çoğu Batı ülkesi gibi. Peki idam cezasını kaldıran ülkeler gerçekten idam cezasını kaldırmış mıdır?
Soru, insan yaşamına Michel Foucault’nun tanımladığı haliyle inceden inceye hükmetmeyi başarın devletlerin artık idam cezasına ihtiyaç duymadığı hakikatini tartışmayı amaçlamıyor. Her seçim döneminde iktidar ve muhalefet partilerinin meydanlarda birbirine ip atması meselesiyle de ilgilenmiyor. Soru, idam cezasının, yani a) bir mahkeme kararı  ve b) adli, idari ve tıbbi görevliler eliyle cezanın infazının ortadan kalkıp kalkmadığını, yani kanunlarda artık yazmayan şeyin o kanunların kendini ait saydığı hukuk düzeni tarafından içerilip içerilmediğini, yani hukuk düzeni tarafından aldatılıp aldatılmadığımızı araştırmayı amaçlıyor.

*
En temel kuralı hatırlatmalı: Suçta ve cezada kanunilik ilkesi. Yani a) kanunda suç olarak tanımlanmamış bir fiil yargılama konusu yapılamaz ve b) kanunda suç olarak tanımlanmış bir fiile karşılık olarak düzenlenmemiş bir cezaya hükmedilemez. Sorduğunuzda, Türkiye’nin ve Türkiye’nin örnek/hedef aldığı muasır medeniyetler seviyesinin hukuklarında bu böyledir, başka türlü olamaz denilecektir. Adalet Bakanlığının bütün yetkilileri de canı gönülden katılır bu ilkelere. Ama can, gönül başka, hükmetme işi başka.

*
İdam cezası kalkan bir ülkede, suçta ve cezada kanunilik ilkesi de yürürlükteyse, devlet ve onun adli teşkilatı, yaşam hakkına el uzatmamayı vaat etmiş olmalı; mahkumun (bu yazıda, mahkum/tutuklu ayrımı kasti olarak dikkate alınmadı. Mahkum için zulüm olan, tutuklu için katmerli zulüm olur) yaşamını sonlandırma gücünün kullanılmaması taahhüt edilmiştir. Girişte andığımız öykülerde devletin “yaşamı sonlandırma gücü”nü terk ettiğini öne sürebilir miyiz? Evet ip, zehirli iğne, elektrikli sandalye, tüfekli manga yok ortalıkta. Fakat yaşama hakkı “tedavi hakkı ve onun doğal uzantısı olarak hekim seçme hakkı”nı da kapsamıyor mu? Yaşama müdahale gücü de terk edilmişse, doğal olarak mahkumiyet, yani kapalı tutulma cezası tedavi hakkı için askıya alınmak zorundadır. Zira şu anda Türkiye’nin ceza hukuku sisteminde hiçbir cezada “tedavisi sadece cezaevi ve adalet bakanlığı yetkilileriyle onların bilirkişileri (hekimler), bilirkurumları (şu ünlü Adli Tıp) tarafından tayin edilen biçimde yapılır” hükmü yok. Dolayısıyla da hiçbir mahkeme kararına bu cümle yazılamaz.
Bakanlık yetkilileri bize, bu türden hükümlerin Ceza İnfaz Kanunu ve ilgili yönetmeliklerde bulunduğunu söyleyecek hemen. Fakat suçta ve cezada kanunilik ilkesi bu tür uygulamaların olabilmesi için a) hükme dayanak oluşturan kanun maddesinde açık ifade bulunması ve b) mahkeme tarafından uygulamanın karara geçirilmiş olması gerektiğini söyler. Yönetmelikler ne kanunlardan, ne anayasadan ne de hukuk genel ilkelerinden üstündür, tabii kendini anayasa zanneden yazılı, yazısız yönetmeliklerin bolca bulunduğu ileri demokrasi ülkeleri hariç!

Bilirkişi yani tek tek hekimler ya da Adli Tıp, yargısal anlamda “adil” olmakla yükümlü değildir; onların raporlarının mesleki prosedürlere ve yargıya iliştirilmelerini sağlayan idari protokollere uygun olması yeterli. Kararlarının otomatik biçimde yargısal kararlara dönüşmesinin öngörülmesi halinde, yargı kararlarıyla bilirkişi kararları eşitlenmiş olur. O zaman sözlüğe şöyle mi yazalım:  “Yargı, artık, kendisini tabip beyanlarını hüküm olarak yazmaya mahkum etmiş bir tür noterliktir.”

Yukarıdaki öykülerde durum açık: Adli yetkililer, tıbbi yetkililerin rapor ve bilgilendirmelerini kendi uygulamalarına esas tutuyor. Yargısal anlamda adalet, hekimlerin yükümlülüğü olmadığı için bu çerçevede tartışmayı sürdürmek yararsız. Açıkça görünen nokta şu: İdam cezası kalkmamış, belli bir tıbbi/idari prosedür içerisine yedirilerek, yargının vicdani sorumluluk alanından ve halkın görüş mesafesinden uzaklaştırılmıştır. Çünkü idamı kaldırdık diyen, sonu ölüm olacak prosedür ve protokollerin tamamını da ilga etmeli.

*
Bu yazıda, öykülerdeki insanların “suç”ları ya da “masumiyet”leri tartışma konusu yapmadan, ceza hukuku teorisi açısından infaz süreçlerinin yarattığı sorunlar ele alındı. Özetle: Sadece Türkiye’de değil “muasır medeniyet”ler ligasında da hukuk, aslen devletin bir hükmetme aracıdır, adaleti hedeflemez, aramaz. Güzel Amerikancayla, aklından bile geçirmez. Hükmedenlerin dilinde adalet egemenliğin tesisi  ve bekasının kalkanlarından biridir. “Adil hükümdar” hükmedenlerin retoriğinin bir yaldızlı maymuncuğudur çünkü. Çünkü adalet, muhalefet edenlerin ahlakı, arayışı, ideali, mücadelesidir.

0 yorum:

Yorum Gönder