15 Ekim 2011 Cumartesi

Ölen kalan, ölüm kalım

İnsan soyu ne zaman ölümsüzlüğün peşine düştü? Muhtemelen ölüm bilinci oluştuğu zaman, yani, yine muhtemelen ve biraz da Agamben’i izleyerek söylersek, dil oluşmaya koyulduğu zaman. Milyon yıldan fazla demek olabilir bu, bilmiyoruz. Bildiğimiz, bu konuda bize söz söyleyen en eski “kaynaklar”ın, ölümün mekanları olduğu: Dilden ne kadar sonra bilmiyoruz, ama yazıdan çok çok önceki tarihlerden kalma mezarlar, mezarlardaki hediyeler, yiyecek ve giyeceklerden artakalanlar, ölümsüzlük inancının, demek ki arayışının kadim zamanlara gittiğini söyler.
Arkeolojik kaynakların üstüne, tarihin başlamasından, yani bugün tanıdığımız “yazı”nın (daha doğrusu “yazılar”ın) geliştirilmesinden sonra muhteşem bir kaynak eklenir: Bize kalan en eski yazılı kaynakların sahibi Sümerlerden kalma, başı sonu tamam ve yine en eski (M.Ö. 2500-3000’lerde yazılmış) öykü niteliğini de taşıyan Gılgamış... (destanı?)
Uruk kralı Gılgamış’ın, güçlü, yaban ve asil ruhlu yoldaşı Enkidu’yu ölüme kaptırmasını ve ardından girdiği mücadeleyi anlatır öykü. Gılgamış, ölümsüzlük iksirinin peşine düşer. Türlü çeşit maceralardan sonra bulur da ama, heyhat, kaybeder. “Kentimin yaşlıları için aramıştım ben onu” diye hayıflanır. Gılgamış’ın kendisi ve kentinin yaşlıları ölüp gittiler; ölümsüz olarak bize kil tabletlere kazınan öyküsü kaldı, bir tür teselli buluyoruz onda. Tesellimiz: Kil tabletten papirüse, parşömenden kağıda, oradan elektronik devrim çağına bir yığın eserin, sahipleriyle okuyucularının bedenlerini değilse bile zihinlerinden, ruhlarından parçayı ölümsüzlüğe kavuşturmuş sayabiliriz.
Ölümsüzlük sadece sergerde kralların değil, zihni maceralar peşindeki aydınlık ya da karanlık zekaların da rüyasıydı. Bu rüyadan, sonradan karnından bilimler doğuran 2500 yıl ömür sürmüş simya disiplini doğdu. Simyacıların arayışı sadece sair metallerden altın yapmak değildi, ölümsüzlük iksirinin de peşindeydiler.
Uzun ömürlüler var bir de bu arayışta. İşte Hz. Süleyman 900 küsur yıl yaşadı; yaşadı ama dünya o sultana da kalmadı, malum.
Ölümsüzlüğü, demek bir tür tanrılığı, tanrısallığı ödül gibi kovalayan insan soyuna uyarı öyküleri vardır bir de: Tanrı, ölüme, sevdiklerinin, yakınlarının ölümüne isyan eden bir zata istediğini veriverir. Ödül aldığı zannıyla kendisine bahşedilen sonsuz yaşama muhtemelen dört elle sarılan bu talihli zat, nice zaman, diyelim 900 yıl sonra yine isyan içindedir tanrısına, ödül diye aldığının ceza olduğunu anlamıştır çünkü. Çünkü sevdiği herkes, her şey ölüp gitmekte, o ise acısıyla baş başa kalakalmaktadır dünyada. Ölümsüzlük arzusuyla başlayan bir isyanın (başarıya ulaşırsa, elbet) sonunun ölüm dilenmekle geleceğini anlatan bu ve benzeri öyküler de, bir tür ölümsüzlük peşinde debelenerek yol alıyor görünen bilim ilerledikçe, yeni anlamsal katmanlara kavuşacağı kuşkusuz.
(3 Ağustos 2011)

0 yorum:

Yorum Gönder