21 Temmuz 2012 Cumartesi

Türk hukuku, muhalefet hukuku, Kürt hukuku


Silopi’de askerler çocuklara “sıra dayağı” atarken fotoğraflandı. 
Sıra dayağı, bazı sadist kamu görevlilerinin münferit işlerinden değil, 
paternalist monarşilerin en sevdiği yönetsel ve hukuksal işlemlerinden. 
Modern otoriteryen iktidarlar da onun temelindeki mantığı hiç ihmal etmedi.







fotoğraf: DİHA
Yaralı bir hayvan gibi geçiyor sokaktan
Yaşam
Adını bilmeyen bir insan gibi
(Sabri Altınel)

Bu bir haberin görüntüsü. Haber kısa: Şırnak Silopi’de, Irak'la sınır kapısı Habur girişinde kuyruktaki sürücülüler hırsızlıktan şikâyetçi olmuş. Asker de “seyyar satıcı” operasyonu yapmış: Çocukları boş nöbet kulübesine toplamış, buralardan kaybolun diye uyarmış.
Uyarı ne, sıra dayağı.
Ne yapmış oldu asker? “Sıra dayağı”yla ne yapılırsa onu.
BİR İDARİ-HUKUKİ KURUM OLARAK SIRA DAYAĞI
Benim kuşağımda yaygındı sıra dayağı. Gittiğim Kuran kursunda da vardı, laik okullarda da. Kadim bir yöntem ve kurum. Görüldüğü toplumda erkin şiddet kullanım tarzını, giderek rejimin ruhunu gösterir. Suçun şahsiliği ilkesinden önceki çağlardan. Bir yanıyla idari, bir yanıyla hukuki bir kurum.
Sırasını bekleyen de savan da şahsi bir suçu olması gerekmediğini, sadece aidiyetinden ötürü, bulunduğu yer ve zamandan ötürü başına bunların geldiğini, geleceğini bilir. Dayakçının iki hedefi vardır: İlki, elbette ceza. İkincisi, şiddetin siyasal modus operandi’siyle, işletilme tarzıyla ilgili: Dayağa yol açan fiil her neyse, o fiile karşı dövdüğü grubun üyelerinin kendisinden önce müdahale etmesini öğretmektedir. Korku yardımıyla. “Hepinizi sıradan geçirecek kadar güçlüyüm” der her darbe, “Ve siz, benim istediklerimi ben yokken de yapacaksınız. İstemediklerimi de...”
Bir hukuk işidir demiştik, iktidarı insanın ruhuna yerleştirmeyi hedefleyen bir hukukun işi. Üç efendinin, “tanrı-kral-aile babası” üçlüsünün gücünü, bedene vurulan darbeler aracılığıyla ruha nakşetmenin hukukunun. Çekirdeği, “suç”u olmayanın ruhunu da kaplayacak korkudur. Terör terör dedikleri budur. Patates pişirmeyen karılarını öldüren erkeklerin bolluğu da bu hukukun toplumun bedeninde ne kadar canlı olduğunun günlük alametlerinden.
İKTİDAR-İTAAT BAĞI
En nihai hedef, tektir: İtaat. Kayıtsız, şartsız, sorgusuz, itirazsız. İktidar kayıtsız şartsız “devlet”indir, yetkilerini tanrıdan alan, vekaletini aile babasına veren sultanî, monarşik egemenlik tarzının şiddet tekelini kullanma biçimi. Fiil-fail bağını değil, iktidar-itaat bağını esas tutan yönetsel tarz.
Bugün en çıplak örneği köpek eğitme çiftliklerinde uygulanıyor: Sahip, eğitme yeteneği olan görevlilere köpeği teslim eder, köpek çıplak şiddet tehdidiyle acı-haz labirentine sokulur: İtaat ediyorsa yemek, oyun, rahatlık var, etmiyorsa sopa. Labirentten çıkışta, artık efendiye uygun bir köpek vardır, sadece kendi efendisine değil, olası tüm efendilerine.
Paternalist monarşiler daima bedene yönelmiş şiddeti baskın tutan bu modus operandi’yi yönetim enstrümanlarının baş köşesinde tuttu. Sopanın hayvan-bedende yarattığı boynu bükük sükunetin adını da “barış içinde bir arada yaşama” diye koydu.
Şimdi başa dönebiliriz:
Askerin yaptığı ne? Şikâyet hırsızlık olduğuna göre, adli kolluk görevi. Gördüğümüz ne? Kolluk olarak çocukları toplamış, savcı olarak hırsızlık yaptıklarına kanaat getirmiş, yargıç olarak değnek cezasını kesmiş, infaz memuru olarak uygulamış, sonra da salıvermiş, hoşgörü de denilebilir. Yavaş yargıdan şikayetçiler için bir yargı reformu. Birkaç bin yıl önce yapılmış bir reform. Sıra dayağı, sıradan geçirme.
Elbette “Türk hukuku”nda böyle bir adli mekanizma yok! Fakat biz İçişleri Bakanı’nın 14 Temmuz Diyarbakır olayları konusundaki açıklamalarından bir daha anladık ki Türk hukukunun içinde, aynı terör ilkesiyle çalışan bir de “muhalefet hukuku” seksiyonu var. Muhalefeti, ama sadece seçimle gelip bol nutuktan sonra gitmeyi değil, demokrasiyi en geniş anlamda kullanma mücadelesi veren muhalefeti kapsayan hukuk. En büyük dairesi, itaat etmeyi öğrenememiş, öğrenmek istemeyen Kürt için iş başında. Kürt’le yetinilmiyor elbette, büyük devletler büyük düşünür: Karadeniz’deki HES direnişçisi köylülere, hak arayan işçilere, öğrencilere uygulanan bir hukuk.
Çünkü biz Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı’nın 14 Temmuz Amed vakasına dair açıklamasından, Diyarbakır’da Vali’nin talimatı ve güvenlik güçlerinin marifetiyle işlenen bir dizi suçun değil, örneğin sokak ortasında parmaklığa bağlanmış, üstü soyulmuş gence aleni işkencenin değil, “18 tane milletvekili”nin kınanması gerektiğini gördük.
İdris Naim Şahin’in açıklamaları önemli, ama özellikle “tane” kelimesi çok önemli. Siyasal şiddet-beden-hukuk bağı açısından. Yarın devam edeceğim, Birhan Keskin’in bir dizesinden çaldığım başlıkla: Adaletin içindebir zalim oturur.



0 yorum:

Yorum Gönder