22 Temmuz 2012 Pazar

Adaletin içinde bir zalim oturur!


Daima iki adalet var, bize sunulan: 
Vitrinine altın varaklı “eşrefi mahlûkat” levhasını asıp, 
levhanın arkasında copladığı ya da 
havaya uçurduğu çocuklar için 
en ufak bir hesap verme ihtiyacı duymayan bir iktidarın adalet










En geniş han, celladınki. 
Heryerlerden gelen kurbanlar orada ağırlanıyor. 
(Edmond Jabes, çeviri  Levent Yılmaz)

Dünkü yazıda, “sıra dayağı”nın idari ve hukuksal bir kurum olduğunu öne sürdüm, oradan devam.
Önce biraz eskiye gidelim. Eski Yunan’a. Tarihçi Tukidides (ki sıkı bir demokrasi düşmanıymış), 30 yıl savaşlarının yıkımını tasvir ederken çarpıcı bir gözlemini aktarır: Dil de bozulmuştur. Kabalaşmış, çirkinleşmiş hatta öyle bir hale gelmiştir ki, “kelimeler anlam değiştirerek şimdi kendilerine verilen yeni anlamları yüklenmek durumunda kalmıştır.” (Batı’nın İnsan Doğası Yanılsaması’ndan, Marshall Sahlins, BGST Yayınları)

İŞKENCEYE SIFIR DİKKAT!
İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, 14 Temmuz Amed olayları nedeniyle BDP’yi ve milletvekillerini eleştirdi. Kınadı. Ağır bir dille. Suç işlediklerini öne sürdü.
Milletvekilleri, “rakip” partiler, hükümet, tek tek yurtaşlar tarafından eleştirilebilir, kınanabilir, nihayetinde siyasettir, olur böyle şeyler! Fakat “suç”luların, ağır suçların suçlularının kınanması filan yetmez, derhal işlem gerekir. Oysa aynı bakan, Amed kûçelerinde işlenen diğer suçlardan hiç bahsetmedi. Bakanın, örneğin parmaklıklara bağlanmış üstü çıplak bir Diyarbakır çocuğuna coplarla çullanmış polisleri görmesini engelleyen bir suç politikası ve adalet anlayışı olsa gerek. Çünkü (bakana uyup bütün demokrasi birikimini çöpe atarak) miting yapmanın suç olduğunu kabul etsek bile, uluorta işkence yapmanın suç olmadığını kabul edemeyiz. Kabul ediliyorsa, Tukidides’in gözlemi geçerli demektir: İşler o raddeye geldi ki hak demek suç demek, zulüm demek masumiyet demek.
‘TANE’DEKİ ŞİDDET
''Milletvekili dediğin izinsiz mitinge katılmaz. Kan, kin, gözyaşı ve ölümden başka bir şey vaat etmeyen bir lanetli yapı ve onun adına hizmet etmeye gayret eden zavallı 18 TANE milletvekili var.'' Şahin’in sözlerinden. Açık. Net. Emin. Mütehakkim. Lanetli, zavallı sözlerinden ötürü değil, onlar Tukidides’in bahsini ettiği savaş kaosunun yarattığı “dil kirlenmesi”nin sıradan örnekleri; sorunun büyüğü “tane”de.
Bakan, çıplak şiddet-beden-dize getirilmiş ruh prosedürünü, eski çağlara ait bir idari-hukuki prosedürü, sıra dayağının temel mantığını, “tane” sözüyle güzelce yerine yerleştiriyor: Türkçe konuşuyorsak (fakire ödül-ceza yordamıyla) öğretildiği kadar, “tane”yi insan için kullanmayız. “Tane”li olan insan değildir, eşyadır, hayvandır, ama asla insan değil. “Lanetli” ve “zavallı”dan daha stratejik bir kelime, konuşanın stratejisini alenileştiren. Bakan’ın doğrudan adını koyarak olmasa da dilsel bir kuralın yardımıyla söylediği: 18, “kişi” değil,  TANE. İnsan değil, neyse ne…
Hem İçişleri hem Adalet Bakanlığı’nın, Amed mitingindeki işkenceye tamamen kör kalmasının nedeni de burada: İnsan olarak görmüyor! Köpeği evcilleştiren, çocuğu terbiye eden ve yetişkini de “adam” eden kadim devlet şiddetinin bakış açısına göre orada insan yok: Belki şiddetin uygulanmasından sonra olabilir, ama öncesinde ve uygulanırken yok, o yüzden de ne bakanlar ne de bir savcı görecek o şiddeti. Burası, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere hükümet çevrelerinin ve ağız ortaklarının Kürt hareketinin bütün unsurlarına “Zerdüşt” vurgusunu yaptıklarını anlamaya başlayacağımız yer aynı zamanda: Kendilerini “mütedeyyin”, siyasalarını “muhafazakâr” olarak tanımlayan bir hareket ve onun iktidarı, “Müslümanlar”a bu prosedürü uygulamakta hayli güçlük çeker! Mesele sadece BDP’nin oylarını düşürmek değil, mesele u
ygulanan çıplak ya da (polis-adalet teşkilatı eliyle) giydirilmiş şiddeti meşru gösterecek uygun söylemi üretmek.
Habur’da sıraya dizilen zaroklar, Amed’de parmaklıklara bağlanan xort, Karadeniz’de sıraya dizilen uşaklar, emiceler, neneler, bu stratejinin kamilen iş başında olduğunu gösteren son kareler. Siyasi hedef de ilk cümlede var: Ya izinle iş görmeyi, itaat etmeyi öğreneceksiniz, ya da… 
İKİ HUKUK, İKİ ADALET
Belki sıra dayağı artık “kurumsal” sayılamaz, ama temel mantığı sadece bakanın sözlerinde, bakana bağlı polislerin eylemlerinde değil, son yılların siyasal davalarında da iş başında: Önemli olan suç tanımı değil, önemli olan fail-fiil bağı değil, önemli olan en kaba hukuki hakikatler bile değil, önemli olan sizin kim olduğunuz, iktidarın kim olduğu. Herkes yerini bilecek. Efendinin hukuku. Hukukun efendiliği henüz çok uzak bir ufuk, yurttaşların kepçeyle tutuklanıp damlalıkla salıverildiği her davada bir daha öğreniyoruz.
Sıra dayağı, hukuki bir kavramsa, adaletle bir ilgisi olmalı. Evet var: Kadim paternalist monarşilerle modern otoriteryen devlet anlayışlarının bir hükmetme aracı olarak adaletle ilişkisi var. Hak ve özgürlük ekseninde bu yapılara karşı mücadelenin alanı ve idesi olarak adaletle, Jean Luc Nancy’nin diyeceği üzere, bir arayış olarak adaletle değil.
Bize sunulan, içinde bir zorbanın oturduğu adalettir, az şiddet kullanmasına “hoşgörü” diyen, devlet çıkarları gerektiğinde “zıvanasından çıkmayı” hiç de sorun saymayan, dayandığını söylediği ilkeleri el çabukluğuyla imha eden adalet. Vitrinine altın varaklı “eşrefi mahlûkat” levhasını asıp, levhanın arkasında copladığı ya da havaya uçurduğu çocuklar için en ufak bir hesap verme ihtiyacı duymayan adalet.

NOT: Başlık çalıntıdır. Birhan Keskin’in Y’ol kitabından (Metis Yayınları). Affına sığınarak.


0 yorum:

Yorum Gönder