10 Temmuz 2013 Çarşamba

Çelişki meydanda!

“Ruha gelince,
tanıyacaksa kendini,
bir başka ruhunderinliklerine bakması gerek: 

Hem yabancı hem düşman, aynada gördük onu.” 

(Yorgo Seferis, Çeviri: Cevat Çapan) 





"Meydanlara toplanmak demokratik bir haktır ama meydandaki kalabalığa, coşkuya, sloganlara  aldanıp, hiç kimse meydanları bütün bir ülkenin fotoğrafı olarak sunamaz.” Sözlerin sahibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Söz, yakın dönemde sıkça şahit olduğumuz, neredeyse her gün tekerrür eden bir olguya işaret ediyor: Bir meydanda toplananlar, meydanı toplandıkları yerin, kentin, ülkenin bütününün iradesi olarak görüyor ve görülmesini talep ediyor. Ve Başbakan Erdoğan, bunun doğru olmadığına işaret ediyor. Ne demiş oluyor? O meydanda bulunmayanlar, ülkenin total iradesinin dışındaymış gibi değerlendirilemez.


Çünkü, gerçekten de kendi kendine demokrat olunmaz. Kendine demokrat olunmaz. Kendinde demokrat da olunmaz. Demokrat, böyle biri varsa, daima bir başkasıyla ilişki içinde vardır. Demokrasiden bahsetmek, ilişkiden bahsetmektir. ‘Kendi olmayan’, ‘o’ o olan, ‘öteki’ olanla ilişkiden.

Fakat girişteki sözün, söyleyenin diğer sözleriyle telifinde küçük bir sorun meydana geliyor: Bizzat Erdoğan’ın kendisi, yaptığı hemen hemen bütün mitinglerinde, toplantılarında, kendisini izlemek, desteklemek için toplanmış bulunanları, ‘Milli iradenin tamamı’ olarak sundu defalarca. Nitekim, bu sözlerin söylendiği meydanda da aynı vurgu hâkimdi: “Halkın iradesine saygı için toplandık.”

Erdoğan, devamında soruyor: “Tahrir’i görenler acaba Adaviye Meydanı’nı neden görmüyorlar?” Bu retorik sorunun meramı açık: Tahrir Meydanı’nın iradesini Mısır’ın iradesi sayarak darbeye gerekçe sayanlara karşı, Adaviye Meydanı’nda Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi lehine nümayiş yapanların iradelerinin neden dışlandığını, demokratik sayılmadığını soruyor. Soru, darbeyi meşrulaştıran söylemlerin ahlaki çelişkisini deşifre etmeyi amaçlıyor.

Açık bir çelişkiye işaret eden tecrübeli ve son derece etkili bir siyasetçinin, işaret ettiği çelişkinin içinde yaşadığını görmemesini nasıl yorumlayabiliriz? Zira yakın dönem siyasal hareketlilikler çerçevesinde hem bizzat Başbakan Erdoğan’ın hem hükümetin hem de AK Parti’nin çeşitli yetkililerinin, çok sayıda barışçı gösteriyi ‘yasalara, tüzüklere aykırı, milli irade aleyhine işler’ rafına koyup mücrimleştirdiğini ve kamu gücüyle müdahale ettiğini hatırlarsak, şu sonuca varabiliriz: İktidar açısından, bir kere seçilmiş olmakla ‘milli irade’ küllen ele geçirilmiş olup, ona yönelik itiraz, yürüyüş ve gösterilerin katılımcı ya da destekçileri, milli iradenin dışına düşmüş olmaktadır.

Dışlayıcı simetri

Bu ahlaki çelişkinin, Türkiye’de sadece iktidarın hastalığı olmadığını da teslim etmemiz gerekir: Muhalifler için de örneğin, çeşitli gösteri ya da yürüyüşlerle fikirlerini dışavuranlar ‘halk’ı oluşturuyor. İktidarın muhalefeti bu şekilde mücrimleştirme çabasına karşılık, muhalefet hareketlerinin de aynı söylemsel işlemle iktidarın meşru olmadığını ya da meşruiyetini kaybettiğini öne sürdüğüne sık sık tanık oluyoruz.
Bu antagonist bakışın siyaseten verimli olabileceğini öne sürmek kolay değil; çünkü bu sadece söylemsel, geçici, o yürüyüş ya da gösterinin taktik ifadesi olmakla kalmıyor, siyasetin üzerine oturtulduğu, var olduğu düzlemin temel özelliği olarak kabul ediliyor. Gezi Parkı eylemleri ve hükümetin buna karşı düzenlediği mitingler serisi, bu algıya dayalı karşılıklı söz bombardımanı şeklinde geçti bir yanıyla.
Bu mantığı aynı, içeriği uzlaşmaz olan karşılıklı algıların, yani iktidarı destekleyenlerin ‘milli iradenin tamamı’, muhalefet olanların ‘halkın tamamı’ olduğu algıların temeli, demokratik derinliğin sandık boyundan öteye gidememesi olmalı. Bir kere yüzde 51’le gelenin, kamu kaynaklarının kullanılmasından kadrolaşmaya, oradan irili ufaklı tüm kararların alınmasına, birey ya da grupların kaderlerine ilişkin işlemlerden, ülkenin kaderine ilişkin işlemlere varana kadar bir tür tekel hakkı, yüzde 100 tasarruf kazandığı fikrine dayalı demokrasi tasavvuru, formel ve kısıtlı bir tasavvurdur.

Demokrasinin yalnızlığı

Adaviye Meydanı’nın kaybettiği yer de burasıdır: Yıllarca tüm toplumsal kurumları diktatoryal bir idare tarafından özenle geriletilmiş, sadece merkez ve ona tabi kişi ve grupların varlığı, o da merkezi aygıtın bir parçası ya da tabisi olmak şartıyla onaylanmış bir toplumsal yapıda ortaya koyacağınız sandık, düşmanları tarafından rafa kaldırılacağında itiraz edecek hiçbir sistemsel öğe bulamazsınız. Rüşeym halindeki, yani sadece bir sandık görmüş Mısır demokrasisi, sandık hırsızlarına direnecek hangi kuruma sahip olabilir?

Özetle, etik bakış kendi başına bir güç getirmiyor. Gücün etiğe tabi olmasını beklemekse, toplumsal güçlerin merkezi idare ve uzantıları dışında varlığını, örgütlenmesini, özgürleşmesini temin etmekle olur. Yerel yönetim, yerinden yönetim, mikro yapıların güçlenmesi, grup ve kimlik haklarının tanınması ve etkili biçimde kullanılmasının temini, muhalif veya değil sivil örgütlenmelerin ve faaliyetlerin kayırılmadan yarışmaya girmesinin sağlanması yerine, iki sandık arasındaki zaman içinde sadece merkezin dediği olur mantığıyla yol yürünmesi, sandık tehdit altına girdiği zaman demokrasi lehine pozisyon alacak yapıların, kurumların, kişilerin yeterli mecale sahip olmamasına yol açacaktır.

Meşruiyette süreklilik

Türkiye’de sandığın varlığına saygı ve o eksende daha iyi bir demokrasiden söz edeceksek, iktidarın bedenini ele geçirdiği gün geçtikçe ortaya çıkan dışlayıcı, elit ve tepeden inmeci bildik geleneksel devlet benliğinin, ötekini saymayan, iten benliğin gerilemesi halinde söz edebiliriz. İki sandık arasında söz, yetki ve kararın sadece iktidarda olduğunu öne sürmek, sadece iktidar destekçilerinden ibaret bir toplum anlayışıyla mümkün. Böyle bir iktidarın, gayri meşru ilan ettikleri tarafından meşru görülmesini beklemesi, Erdoğan’ın girişte vurguladığı çelişkinin bir tekrarından ibaret olur. Çünkü: “Esas mesele benin tekrar ben olabilmesi için ötekinin öteki olmasına izin vermektir.” (Richard Kearney)

0 yorum:

Yorum Gönder