30 Temmuz 2013 Salı

Buğday kardeşliği, iktidar kardeşliği

Bu kardeşlik temasına daha önce de takıldım, en az iki yazıyla. Biri 2. Mehmet'in yasasının yürürlükteki yazanın dip koçanında yazıldığı fikrini işliyordu, işte: Kardeş kavgası, barış ve yasa

Daha yeni olanı da, Habil-Kabil meseli üzerinden, "katil kardeş"in cinayete kışkırtıldığını, egemen güç tarafından kışkırtıldığını öne sürüyordu. Meselin bu yorumunun radikal bir yönü ve radikal imkanları var hâlâ kanımca. Çünkü "kardeşliğin kışkırtılması", kardeşlik terbiyelerinin iki yönünü de içeren bir özelliğe sahip. Şöyle: Hem "buğday kardeşliği" diye aşağıdaki kısa yazıda öne sürdüğüm şey, hem de "iktidar kardeşliği" diye bir süredir işlediğim şey birer terbiye olmak zorunda. Doğuştan, kendiliğinden bir insan olmadığı gibi, bir kardeşlik de yok. İki terbiye biçiminin, politik mücadele biçimleriyle ve toplumun gidişatıyla yakından ilgisi olmak zorunda. İşte aşağıda okuyacağınız son yazıdan önce okunabilecek  o yazı: PKK ya da KCK'yi kim yarattı? Brakujî





Seyhan Doğan'ın 
katilleri niye hâlâ aramızda? 
Uludere'de dava 
niye sürüncemede? 
 Çünkü iktidarın seçtiği 
'kardeşlik', kardeşi boğduran kardeşliktir. 
 Yavuz Selim sevgisi de bu yüzden.




Kardeşimle itiş kakışa giriştiğimizde babaannem, futasındaki kesesinde taşıdığı buğday tanesini çıkarıp gösterirdi: “Bakın buğdayın üzerinde Hakk’ın mührü var. Diyor ki, yarısı bir kardeşin, yarısı bir kardeşin.”
Kardeşler arasındaki kavgaya karşı geliştirilen bu kadim bilgelikten sözler, kardeşliğin bir ahlaki değere, bir çatışmasızlık haline, bir dayanışma kültürüne dönüşmesi için sürekli bir faaliyet gerektirdiğini hatırlatır. Bu, buğday kardeşliğidir. Buğday üzerindeki mühür, barış içinde paylaşımın yazısı olarak okunur ve böylece el koymayla sonuçlanacak şiddet uygulamasının geriletilmesi arzulanır. Bir uygarlık işlemi, şiddeti geriletme, paylaşımı, alışverişi ilerletme.

Siyasal alanda kardeşlik lafı çok duyulur, duyuluyor. Başbakan Erdoğan bir hayli sever, örneğin. ‘Milli birlik beraberlik ve kardeşlik’ vurgusunu her fırsatta yineler. ‘Halkların kardeşliği’ ya da ‘Hepimiz kardeşiz’ kalıpları siyasal yetkinlik apoleti gibi serpiştiriliyor cümlelere. Fakat siyasal alanda kardeşlik, egemenlik dağının her rakımında ürkütücü şiddet uygulamalarıyla çıkar karşımıza.

Uludere’nin failleri
Şu sıralar çeşitli kurumları ve kurumlarını temsil eden kişileri övgüler eşliğinde gözlere sokulan Osmanlı’da örneğin kardeşlik, bir cinayet gerekçesidir tek başına. Sultanlar, kardeşlerini, kardeşlerinin kardeşlerini babaları ve amcaları gibi gözlerini kırpmadan boğdurmuştur. Bir dizi gerekçeyle: Nizam-ı âlemin bozulmaması, iktidarın bölünmemesi, kanun-i kadim gereği, mülkün selameti… Bunun da adı iktidar kardeşliğidir. Kardeşlerini öldüren muktedirler yargılanmazlar; siyaseten cezasızdırlar.
Bu sultani cezasızlık, bugün toplum içinde iktidar lehine her alanda işletiliyor. Yani toplumumuz, ceza hukuku sisteminin de yardımıyla, buğday kardeşliğine değil, iktidar kardeşliğine gidecek yolda ince ince işleniyor.

Öykülere bakalım az, yakın zaman öykülerine:
Başbakan Erdoğan geçen gün Uludere’deydi. Asıl adını daha önce “Terör ağzıdır” diyerek yasakladığı Roboskê’de. Katliam meydana geldiğinde, iktidar partisi yetkilileri dahil, “Hepimiz kardeşiz” diyenlerin önemli bölümü, “Ama onlar kaçakçı. Hem terörist. Hem beş bin metreden nasıl ayıralım Ahmet ile Mehmet’i” korosundaydı. İktidar kardeşliği, buğday kardeşliğini hem elindeki fizik silahlarla hem hukuk aygıtıyla hem de söylem ağlarıyla boğar. Erdoğan’ın kelamı içinde, “Sorumlular bulunacak” sözü de var ama asıl söyledikleri, “Askeriyeden her şeyi öğrenmek mümkün olmuyor” sözünde: Bu basit örtmece, iktidar kardeşliği hukukunun yürürlükte tutulduğunun sayısız delilinden biri. İstisna hukukunun yani. Yoksa, muvazzaf generallerini, Genelkurmay Başkanlığı yapmış isimlerini hapse atabildiğiniz askeriyeden her şeyi nasıl öğrenemezsiniz?

Roboskê’de olan biten her şey, yani hukukun ağır ve belli prosedürlerin tersine işlemesi, işin zamana havale edilmesi, kimi duygudaşlık cümleleri, kimi azarlama cümleleriyle söylemsel alanın doldurulması, yeni bir iş değil. İktidar uğruna yapılan bir tercih. Bir de, Uludere tek değil.

Seyhan Doğan’ın katilleri
Daha eski bir öykü var, o da bu ay güncellendi, acı bir bilgiyle: Geçen hafta, Dargeçit’te toplu mezar kazısında ulaşılan kemiklerin bazılarının, 1995’te, 13 yaşındayken gözaltında kaybedilen Seyhan Doğan’a ait olduğu belirlendi. Seyhan Doğan 13 yaşında alınmış, işkence edilmiş, katledilmiş, yakılmış ve diğer kader arkadaşlarıyla birlikte bir kuyuya saklanmıştı. O zaman da ceza hukuku aygıtı aynı şekilde işlemişti. Söylem aygıtları da aynı Uludere’deki gibi çalışmıştı: “Biz görmedik. Gelmediler. Bıraktık. Dağa gittiler. Zaten teröristtiler.” Şimdi 18 yıl sonra, ailelerin ve başta İHD olmak üzere sivil kuruluşların mücadelesiyle az biraz adım atılmış gibi, ama tüm ‘birlik beraberlik ve kardeşlik’ söylem ve projelerine rağmen ne faillere ilişen var, ne faillere kol kanat gerenlere ilaç için laf söyleyen.
Seyhan Doğan’ın kemiklerinin bulunduğu günlerde medyanın da yetkililerin de önemli dertlerinden biri Rojava’ydı, “Aman tedbir alın, Kürtler devlet mi kuruyor ne” misalinden. İktidar kardeşliğinin yasası böyledir, büyük biraderin acısı başka, küçük biraderin acısı başka olur.
Seyhan Doğan eskidendi diyeceksiniz, yenisi var.

Mazlum Akay’a gelen cisim
Bugünkü Radikal’de okuyacaksınız. İsmail Saymaz haberi: Bir yıl önce bugün Adana’daki bir eylemlilik döneminde 10 yaşındaki bir çocuk, Mazlum Akay, başına gelen bir cisimle yaşamını yitirdi. İki görgü tanığı, gaz fişeği gelmiş olabileceğini söyledi. Aile, fişek toplayıp savcılığa verdi. Adli Tıp, “Fişek mi değil mi belli değil” derken, sadece kafadaki yaraya bakmış, başka deliller, izler, örneğin fişekle ilgili bir inceleme yapılmamıştı. Savcılık da başka bilirkişiye gerek görmemişti. Çünkü polis, “Bizim silahın menzili 120 metre, ölen 123 metredeydi” demiş, “Canlıya atmayız biz” diye ekleyerek de masumiyet karinesini güçlendirmişti. Savcı, kuşkulu durumları giderecek bir yargılamaya gerek görmeyip dosyayı kapattı. Belki her şey savcının ve polisin dediği gibiydi, ama bunu açık yargılama ve delillerin yargıca sunulmasıyla yapılmasına ihtiyaç duyulmamıştı. Çünkü iktidar kardeşliği, ilmeği istediği yere atma hakkını elde tutmak arzusuyla sadece devletin yapısını ve ideolojisini değil, kadrolarını da korur. İktidar kardeşliği çünkü bir kadro kardeşliğidir.

Yavuz sevgisinin anlamı
Bu öyküler, son Gezi eylemleri sırasındaki yaralama (11 kişinin gözü çıktı) ve ölümlere (beş yurttaşı yitirdik) ilişkin adli süreçlerin işleyişiyle çok benziyor: Adli prosedür, kamu görevlilerini (Palalı gibi fahri memurlar dahil) en rahat ettirecek biçimde yürüyor. Kamu yetkilileri, kolluk görevlilerini yargılamasız aklayan güzellemelerle adli sürecin işleticilerini rahatlatıyor; mağdurları ya hiç anmıyor ya da kimi açık kimi örtük suçlamalarla mücrimleştiriyor. Buğday kardeşliğine gidilecek yol değil, iktidar kardeşliğine gidilecek yol tahkim ediliyor böylece, her düzlemde.

O yüzden olmalı (birçok tarihçiye göre babası dahil) kardeşlerini ve beşini bir gecede olmak üzere yeğenlerini öldüren, toplumun ciddi bir nüfusu içerisinde ürpertiyle anılan Yavuz Sultan Selim’in adı bir kamusal yapıya veriliyor. Bugünün kadroları yetmiyor olmalı ki, geçmişin kıyıcıları işbaşına getiriliyor.



....

0 yorum:

Yorum Gönder