5 Haziran 2014 Perşembe

Dağdan çocuk kaçırmak


PKK çocukları versin. 
Çocuk mapusları kapatılsın. 
Çocuklara zorla başka dil öğretilmesin. 
Çocuklar çalıştırılmasın. 
Vicdani ret tanınsın...
Dersim arşivleri açıklansın, hani orada da kaçırılan çocuklar vardı.
Ha, bir de yeri gelmişken, devlet çocukluğumu geri versin.







Çocuk duyarlılığı artıyor. Ne güzel. Artsın. Hepimiz de bu duyarlılığa sahip çıkalım. PKK dahil. Dağa çocuk kaçırmasın. Kaçırdığı çocukları hemen geri versin. Peki çocuk gelmek istemezse? Çocuk kendi kaçarsa dağa? Olsun! PKK buna da bir çare bulsun. BDP, HDP filan hep çalışsın.
Bu taraf için söyleyeceklerimizi söylediğimize, kolay olanı yaptığımıza göre ve ‘çocuk duyarlığı’mız da hazır böylesine uyanmışken, ‘çocuk’larla ilgili bir talep listesi sunmak isteriz.
Ama önce bir öykü. Daha önce başka bir yönünü, az başka bir bağlamda kullandığım bir öykü. Hoşgörüsü, medeniyeti, şefkati filan şu aralar pek kafamıza kakılan Osmanlı’nın şöhretli paşalarından Kuyucu Murad Paşa’nın başrol oynadığı bir öykü. Tarihçi Naima, öyküyü, açıktan eleştiremediği paşanın ‘nasıl bir kişi olduğunun’ bilinmesi için tarihine yazmış gibidir. 
(Sahi, Kuyucu Paşa bugünün yayılan ‘Osmanlı hoşgörüsü’ söylemi çerçevesinde, Celali isyanını dik durarak bastırmış olma kimliği, gazabı, kararlılığı filan, saygın ecdat borsasının ön sıralarına çıkar mı? Çıksa şaşar mıyız?)

Cellat, yeniçeri ve kapıkulu

Paşa, bıyıkları henüz terlememiş, ‘emred sabi’ denilen çağda bir çocuğun idamını emreder. Çünkü çocuğun babası, ‘eşkıyaya saz çalmakta’, onları eğlendirmektedir. Eşkıyayı eğlendiren de eşkıyadır, ileride eğlendirecek olan da, değil mi? Fakat bugün için anlamakta hayli zorlanacağımız bir durum olur: Bu kudretli mi kudretli tiranın emrini, hayatı hiç mertebesinde olan cellatlar uygulamak istemez, “Bu sabi masumu nice öldürelim” der çekilirler. Paşa, yeniçeri leventlerine işi havale eder, fakat yüz geri edilir: “Biz cellat mıyız? Cellatlar bile merhamet etti” der çekilirler. Paşada imkân çok, iç oğlanlarına emreder, yine olmaz. Üç can alıcı taife de sabi kanına girmeyi reddeder. O vakit paşa: “… kalkıp sabiyi kendi eliyle alıp, kuyunun kenarına getürüp başını vurup boğazını sıkıp helak ve kendi eliyle kuyuya inkaa etti.”
Öyküde üstünde durmak istediğim yer, kendi hayatları paşanın iki dudağı arasında olan cellat, yeniçeri ve iç oğlanlarının bu öfkeli ve dediğim dedik paşasının talimatına uymamalarıdır. ‘Çocuk’ duyarlığı, ‘zulümde bir sınır’ olarak yer etmiştir kafalarında. Bu nasıl mümkün? Soru önemli, çünkü ‘biz emirleri uyguladık’ ve ‘biz kanunları uyguladık’ formülüyle işlenen nice çocuk cinayeti böyle aklanıyor. Uğur Kaymaz’ı, Roboskî’yi hatırlamak yeter… 

Söyle-inandır-inan

İşin anahtarı, ‘zorunlu devlet tedrisatı’nda, hem eğitim hem de ‘medyalar’ yoluyla. Bir ‘emir kulu’ bile olsa, ‘sabi kanına girmeyen’ vicdanın, sabilerin dillerinden, canlarından edilmesine ses çıkarmayan vicdana evrilmesi, ‘tekçi’ aklın tüm kötülüklerini mümkün kılan ana işlem. Bugün ‘eğitim seviyesi arttıkça ırkçı, ayrımcı söylem ve eğilimlerin de arttığı’ gözleminin sırrı da burada. Son 40 yıllık savaşta dolaşıma sokulan ve tutulan kirli yalanların mekanizması ve tutma sebebi de: Devletin arzu ettiği yönde bir akıl ve algı, eğitim ve medyalar yardımıyla topluma işlendikçe, savaşın ‘Türk tarafı’nda, çeşitli varyantları olan kuvvetli bir öykü oluştu: Aldatılmış, kandırılmış, hainleşmiş dış güç maşası birileri dağdan geldi, her işi bozdu. Bu yalanlarla üretilen ırkçı ve ayrımcılık, sonradan yalanları sürdürmenin sebebine dönüştürüldü: ‘Toplumu ikna etmemiz lazım.’ Hasılı, ‘PKK’nin çocuk kaçırması’, bugün ‘barış getiriyoruz, savaş isteyen bizi eleştirendir’ diyen iktidar medyasının da keşfi değil. 1980’lerde de PKK çocuk kaçırıyordu, 1990’larda da, 2000’lerde… O haberleri toplasak, şu anda mevcut PKK kadrolarının tamamının ‘kaçırılmış çocuk’ olduğu ortaya çıkar muhtemelen.
Bir de ilaç içirme filan tezleri var ki, akıllara zarar. Fakat kandırma, kaçırma, ilaç içirme… hep en temelde Kürt varlığı ve Kürt olarak kalma hakkına karşı geliştirilen teorilerin temel özelliğini taşıyor: PKK kandırılmışlardan oluşmuştu, onlar da şimdi çocukları kandırıyor ya da kaçırıyor. ‘Ben eski statükoya karşıyım. Barış getireceğim. İnkâr, imha asimilasyonu bitirdim’ diyenlerin, reddediyor göründükleri bakış ve yöntemlere dolaylı olarak sahip çıkmaları, şu andaki en önemli sorun gibi duruyor. İsteyerek mi yapıyorlar, istemeyerek mi, onu da zaman gösterecek.

Sınırlı bir talep listesi

Evet, ‘çocuk’ meselesinde duyarlık madem artmış, şu talepleri de sıraya koyalım, ‘PKK yapsın’ diyen olur mu bilmem, ama devlete bunları yaptırmak görevdir: 

Çocuklar kurşunlanıp ‘terörist’ ilan edilmesin. Üstlerine bomba atılıp ya da… ‘Devleti âli’ için çocuk boğan Kuyucu Murad Paşa’nın mirasını değil, ‘Sabi kanına girmeyiz’ diyenlerin (cellat, yeniçeri ve kapı kulu da olsalar) mirasını üstlenmek fena mı olur?

Çocuklar hapse atılmasın. Kusurlarını iktidarın bile kabul ettiği polis ve adli teşkilat eliyle ‘suçlu’ ilan edilip hapsedilmesin. Şu ‘çocuk cezaevi’ var ya, evet var, böyle kurumları var adil devlet babamızın, işte o çocuk cezaevleri kapatılsın.

Anne babaları ‘suçlu’ ilan edilen çocuklar, emeklemeyi cezaevinde öğrenmesin. 
Çocuklar, zorla çalıştırılmasın, çalışmaya zorlanmasın, mecbur kalmasın. Evi, köyü, ormanı yakılarak yerinden yurdudan sürgün ve yoksulluğa mahkûm edilen milyonlarca Kürt’e bir ayrıcalık yapılmasa da olur. 

Şu ‘zorunlu askerlik’ var, hani AİHM daha dün Türkiye’yi mahkûm etti ya: Kötü koşullar içinde intihara zorlanan asker için ‘yaşam hakkı ihlali’nden… İşte onlar bir daha olmasın. Vicdani ret tanınsın. Hani şu vicdani reddini açıkladığı için başına gelmedik kalmayan, yıllarca kaçak yaşayan, hayat kurma hakkı tanınmayan, işkence edilen insanlar var ya, onlardan özür dilensin. Onlar çocuk dahil ‘öldürmek’ istemeyenler çünkü.

‘Kaçırılan çocuklar’ demişken, Dersim’de devletin kaçırdığı çocuklara dair arşivler açılsın. ‘Dersim’i CHP yaptı’ demekle olmuyor; bugün iktidar kimse CHP, pardon, devlet odur.

Ve en ilk olması gereken, sona bıraktımsa da: Çocuklar, anadilleri dışında eğitime zorlanmasın. Savaşın sırrı ‘tevhidi tedrisat’ta idiyse, barışın sırrı da burada zaten. Yeri gelmişken, devlet benden çaldığı çocukluğumu geri versin.

Savaş hukuku, barış hukuku

Bu yollara gidilmeyecekse, bu sonuçlar için mücadele edilmeyecekse, sadece PKK’ye ya da sadece iktidara laf saydırmakla kalınacaksa, barış kapıdan kendi bile gelse, bacadan dışarı atmış oluruz. Savaşın hukukuyla gelinen uçurumlar, barışın hukuku, barışın dili kurulmadan, köprü edilmeden aşılamaz. Yalanlarla, nefret söylemleriyle doldurulmuş bir toplumun yol açabileceği felaketler, yeni yalanlar ve nefret söylemleriyle aşılamaz. ‘Aşarız, aşıyoruz’ diyen yalan söyler.
Yalanlara, özellikle de bu türden yalanlara dair uyarıcı bir sözü var Richard Kearney’in: “Bir toplumun belli bir yalana inanıyormuş gibi görünmesi, ancak o yalanı kendisine söylüyor olmasıyla mümkündür. Dolayısıyla ideolojik zulmün son kertede kendi kendini hezimete uğratan bir doğası vardır.” (Yabancılar, Tanrılar, Canavarlar/Ötekiliği Yorumlamak) Metis...

(NOT 1

 Kuyucu Murad Paşa hakkındaki öyküyü daha önce, başka bir yönüyle, benzer bir bağlamda kullanmış idim. O yazı için buradan buyrunuz...

NOT 2
"Savaş hukuku-barış hukuku meselesini daha önce biraz daha ayrıntılı yazmaya çalışmış idim. O yazı için buradan buyrunuz...

0 yorum:

Yorum Gönder