4 Haziran 2012 Pazartesi

Türkiye uçuyor, ya kemerleri bağlayın ya kaybolun!


Bir üniversite Kürt gazetecilerin tutuklanmasını eleştiren ve bu nedenle hedef gösterilen öğretim üyesiyle “yollarını” ayırdı. Bir gazete Başbakan Erdoğan’ı eleştiren yazarıyla yollarını ayırdı. Yol ayrımındayız. Havacılıkta grev ertelendi. Türkiye uçuyor, bu uçuşa uymayanlar da uçuruluyor




“Türkiye adil ve özgür bir hukuk devletidir” diyor iktidar mensupları, bağıra bağıra, üzerine basa basa. Adalet diye bağırmayı bırakırsanız siz de göreceksiniz; özgürlük özgürlük demekten vazgeçerseniz göreceğiniz gibi!
Adil, özgür hukuk devletinin bu haftasından üç vaka:

ALİ AKEL VE GÖRÜNEN DEĞERLER, GÖRÜNMEYEN DEĞERLER
Ali Akel, iktidarın top yekün (askeri-polisiye-adli ve idari) operasyon stratejisinin yol açtığı, uyarıcı olması gereken bir katliamda, Uludere’de, saldırı sahiplerinin ve destekçilerinin “hatalarına” dikkat çekmek için son derece nazik, dikkatli ve ölçülü kaleme alınmış yazısı nedeniyle işsiz kaldı. Klasik deyişle, “iktidara yakınlığıyla bilinen” Yeni Şafak yazarı ve çalışanıydı. Artık değil. Esasen, ne fazla uç şeyler söylüyor, ne de hükümetin ana tarzına, operasyonculuğuna karşı çıkıyordu. Sadece, özetle, “Uludere’de anlaşılmaz bir şey var. Bunun anlaşılmasını sağlamanız gerekir. Uludere’yi açıklamadığınız gibi, devamındaki sözleriniz de zarar veriyor, kabul edemiyoruz” diyordu.
Elbette değersiz değildi söyledikleri. Uludere’nin iktidarın anlattığı gibi anlaşılmasını, geçiştirilmek istenmesini kabullenememişti. İktidara halel gelmesine de üzülmüştü. Muhtemelen iktidara destek verirken paylaşıldığını inandığı değerleri uğruna kaleme sarılmıştı. Fikir özgürlüğünü kullanıyordu. İktidarın topluma ekmek istediği değerlerle, toplumdan destek almak için başvurduğu değerlerin aynı olmadığı, Ali Akel’ın işsiz kalmasıyla tekraren tescillendi. Kıssanın hissesi: Ali Akel, adalet talebinden vazgeçmediği için iktidarın ne kadar adil olduğunu göremedi yazısını yazarken! Çünkü bu iktidar, uluslararası ortaklarıyla aynı adalet ilkesine dayanıyor: “Ya bizden yanasınız, ya düşmanlardan.” George W. Bush formülüdür, Afganistan işgalinden önce ilan ettiydi. Başbakan Erdoğan Salı günkü grup konuşmasında kendi lisanınca teyit ve tekrar etti formülü.

2
ESRA ARSAN, ÜNİVERSİTE VE İFADE HÜRRİYETİ
Doç. Dr. Esra Arsan’la da üniversitesi “yollarını ayırıyor.” Ne olmuştu? Kürt gazeteciler dahil, gazetecilerin tutuklanmasını eleştiren görüşlerini ANF’ye de açıklamıştı. Sonra (başbakana akredite olması 10 yıldır nedense tuhaf karşılanan) bir gazete tarafından hedef gösterilmiş (Ne hedefi olacak, bir Kürt ajansına bir akademisyen konuşmuşsa, elbette bölücülükle suçlanacak) ve hakaret edilmişti. Çalıştığı üniversite mesajı hemen almış olmalı: Biz, üniversitenin Esra Arsan’ın arkasında olduğunu, bir kişinin alenen, hukuka ve ahlaka aykırı biçimde hedef gösterilmesinin doğru olmadığını üniversiteden duymadık. “Özgürlük şahsi bir meseledir, kendi konuşmuş, kendi göğüslesin” mi diyorlar? Buna kanaat getirip avunacaktık ki üniversitenin Esra Arsan’la yolların ayrıldığını duyduk. İyi üniversite olduğunu gösterir, böylesi bir mesajı hemen alacak kadar iletişim biliminin inceliklerine vakıf bir akla sahip olduklarını anladık!
Esra Arsan ne suçu işlemiş olabilir? Bilmeyecek ne var: İktidarın, cumhuriyetin ilk yıllarında ideolojik getir götür işlerini görenlerin ürettiği formülle, “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” olarak gördüğü “millet”in içinde imtiyazları ifşa eden, sınıflılığı sergileyen ve kaynaşmanın sadece kanlı bir ayrışmayı örtüleyen bir laf olduğunu gösteren herkes gibi, “ülkenin kötülüğünü isteyen karanlıklarla işbirliği” suçunu işledi. Yani görüşlerini açıklama suçunu işledi. O da fikir özgürlüğünden vaz geçmediği için, Türkiye’nin ne kadar özgür bir ülke olduğunu göremedi.
Hem Akel’in, hem Arsan’ın başına gelenler, iktidarın son seçimlerden önce girdiği yolda hiçbir pürüz istemediğinin dün tecelli eden göstergeleriydi. Aynı zamanda bu yolda en çok dikkat ettiği şeyi gösteriyordu: Muhalefetlerin sadece belli noktalarda da olsa buluşmasını engellemek; özellikle de Kürt muhalefetiyle diğerlerinin buluşmasını. Uludere’nin iktidarı giderek daha çok sinirlendirmesinin sebebi burada: Katliam, iktidarı şimdiye kadar iktidarı desteklemiş çok sayıda kişi ve çevreyi sorgulamaya yöneltti; kuşkularını ve sorularını dürüstçe alenileştirenler, “hain, kalleş, bölücü, iç ve dış mihrakların tasmalısı” lafından sonra hizaya gelmek zorundalar, gelmezlerse, uçarlar.
Elbette, “İktidarla ne ilgisi var” denilecektir hemen, “Biri özel bir gazete, öbürü de özel bir Üniversite. Özel sektör istediğini işten atar, istediğini alır.” Theodor W. Adorno çok zaman önce vermişti cevabı: “Tahakküm, hükmedilenlerce yayılıyordur.” (Minima Moralia, Metis Yayınları)
Ekleyelim: Otoriteryen neo-liberalizmin kuralıdır, sadece sağlığı, eğitimi değil, baskıyı da, sansürü de, propagandayı da, sair zihin belirleme işlerini de özelleştirir.
THY EYLEMİ VE GREV YASAĞI
Özelleştirme deyince… THY eylemi var bir de. Piyasa kurallarına tabi bir şirket, çalışanlarının hak talebine yönelik eylemlerini “işten atma”yla karşıladı, hükümet de alelacele “havacılık sektöründe grev yasağı” getirdi. “İş barışı, sosyal taraflara eşit mesafe” filan? Bu, 12 Eylül’den beri “Ağlama sırası işçide” anlamın geliyor. Üstelik, “sınıfsız” memlekette grev mi olur Allah aşkınıza! Halk grev yaparsa, vatandaş nasıl uçar? (Ne tuhaf değil mi, cumhuriyetin bütün kurumlarıyla kavgayla gelen iktidar, önceden şikayet ettikleriyle ne güzel uyum sağladı? En saçma anekdotlarıyla bile!)
Grev yasağına dair gerekçe her zaman, her sektör için geçerli olabilir: “Stratejik önemi var.” Yeni, uçan Türkiye’nin stratejik sektörü. Havacılık. İnsansız. İnsanlar uçacaksa da “biz”den olanlar, bizimle uçacak. Kalanları havaya uçabilir, işlerinden, güçlerinden uçurulabilir. Türkiye uçuyorken hak, adalet, özgürlük, ekmek türü şeylerin sözü mü olurmuş? Kemerleri bağlayın, gerisine karışmayın.

0 yorum:

Yorum Gönder