21 Haziran 2012 Perşembe

İleri demokrasinin kamp ateşleri


Uludere’den başlayarak kış boyu yandık. 
Sadece sınır boylarında değil, işçi çadırlarında, 
şimdi de cezaevlerinde. 
İsimleri cezaevleri ama onlar zindan bile değil, kamp. 
İçerdekini de dışardakini de 
uzlaşmaya zorlayan aklın yarattığı kamp.


ALİ DURAN TOPUZ
Yanıyoruz. Sınır boylarında, işçi çadırlarında, deprem çadırlarında kış boyu yandık. Şimdi insan istiflenen sözüm ona ceza ve tutukevlerinde alevler yükseliyor. Duracak bir ateş değil, çünkü “kendi aralarında kavga eden mahkûm ya da tutuklulardan” çıkmıyor, kötü bir sistemin çarklarından çıkıyor.
Sözüm ona ceza ve tutukevleri. Çünkü, ceza ve tutukevlerinden bahsetmek için, mutabık kalınmış, denetlemeye açık ve hukuka uygunluğu yani kendi açıkladığı ilkelere uygunluğu denetim sürecinde tekrar tekrar kanıtlanabilir bir hukuk sisteminden bahsetmek gerekir. Elbette bu, ceza ve tutukevlerini yaratan, ceza ve tutukevlerine muhtaç bir toplum yaratan siyasal aklın aklanmasına yetmez; ama beterin beteri var.

ZİNDAN ÇAĞINDAN KAMP ÇAĞINA
Zindan çağından cezaevleri çağına geçiş arasında bir fark vardır: Zından çağı, kralın buyruğunun hakkın yerini belirlediği çağdı. Cezaevi çağı hiç değilse hakkın yerini “yasa”nın belirlediği çağ olma iddiasını taşır. Bir ihtimal daha var ve o da olduğumuz yer, beterin beteri: Giorgio Agamben’in eski Yunan’dan Guantanamo’ya kadar izini sürdüğü yer, kamp. Dünya onu en çarpıcı haliyle Nazi döneminden biliyor: Sözde bir yasaya bile yaslanma ihtiyacı duymayan, çünkü insanı yasayla ilişkili bir şey olarak görmeyen, uygarlık tarihinde kapıdan kovulmuş gibi görülen çıplak siyasal şiddeti duvarları yıkıp içeri buyur eden aklın ürettiği mekân. Çıplak insanın, aklından ve dilinden soyulmuş çıplak insanın çıplak egemenlikle karşı karşıya bırakıldığı yer. “(İşte) kamp, istisna durumunun kurala dönüşmeye başladığı zaman açılan mekândır.” (G. Agamben, Kutsal İnsan, Ayrıntı Yayınları) Gestapo şefi Diels konuşuyor: “Kampların doğuşu ne bir emre ne bir talimata dayanıyor: Kamplar bilinçli olarak kurulmadı; bir gün baktık ki orada burada kamplar vardı.”
Kamp, olağanüstü hal hukukunun olağan rejime dönüştüğü yerde, birden bire her yerde ortaya çıkabilir. 10 kişilik koğuş 30 kişiyle doldurulmuşsa, 250 kişilik cezaevi 1000 kişiyle doldurulmuşsa, sadece oraya insan dolduran hukukun olağanüstü hal hukuku olduğu sonucu çıkarmakla yetinemeyiz; bu hukuk içinde de bir eşiğin aşıldığını, zindan değil kampla karşı karşıya olduğumuzu görürüz.
LAYÜSEL İKTİDAR
İktidarsa sorumluluk kabul etmiyor. Hiçbirinde etmedi. Etmeyecek. Sorumsuz bir iktidar. Layüsel. Fakat bu da zaten kampın yaratılış koşullarından biri: O çıplak egemen olarak, egemenliği uygulamak için kendi iradesinden başka bir kurala bağlı değildir.
Demokrasilerde sorumsuzluk diye bir kural olmadığına göre yönetimin demokrasi inancı yok. Fakat bu önemli değil, devlet yönetimleri, egemenliği kullananlar demokrasiye inanmazlar zaten; tek dertleri onu tahkim etmektir, her gün biraz daha. Sadece hep yandaki arsayı isteyen kapitalist aklın siyasetteki hali: Sadece hep muhaliflerin gücünü de temerküz etmek ister. İktidarlar ya demokrasiye zorlanırlar, ya da zorla yaptırdıkları şeyleri demokrasi diye yine zorla yutturmaya bakarlar. Cezaevleri bu yüzden tıklım tıklım: İktidarı demokrasiye zorlayacak siyasal mücadele arayışındakilerle dolu.
BİR İNSAN OLMANIN UTANCI
Primo Levi, Nazi kamplarının içimize “bir insan olmanın utancını” yerleştirdiğini söyler. Gilles Deleuze, şöyle yorumlar Levi’yi: “Bizi inandırmak istedikleri gibi, hepimiz Nazizmin sorumluları olduğumuz için değil, onunla lekelendiğimiz için: Kamplardan sağ çıkanlar bile, sağ kalmak için bile olsa, uzlaşmalardan geçmek zorunda kaldılar.”
Evet, kamplar bu işe yarar: Ceza ve tutukevlerinden beklenen “ıslah” ya da “ödetme”ye değil, “uzlaşma”ya zorlama. En siyasal olmayan kişi için bile doğası gereği siyasal bir konum. İstisna tanımayan istisnai zorun işi: Sağır dilsizler propaganda yapmaktan, çocukların örgüt üyeliği ya da örgüt lehine eylemden, politikacıların görünür ya da görünmez, delilli ya da delilsiz mesleki ya da politik faaliyetlerden “içeri” alınması. Ya güçle uzlaşırsınız ya da kampta çürürsünüz. Sanık hakları, tutuklu hakları, mahkûm hakları da ne? Üstelik kamp, sadece içindekini değil, dışındakini de uzlaşmaya zorlar; mücadele ve müzakere yaparak siyasal sonuç alma anlamında değil, dehşete aklını, ruhunu, ahlakını teslim ederek boyun eğme anlamında.

“DÜNYAMIZI ELİMİZDEN ALDILAR”
“Dünyaya inanmak, bizde eksikliği en çok görülen şey budur; dünyayı tamamen yitirdik, onu elimizden aldılar.” Gilles Deleuze, Toni Negri’yle 1990’daki söyleşide böyle diyordu. (Müzakereler, Norgunk yayınları) Filozofun sözündeki karamsarlık, gerçekte bir yılgınlık beyanından çok, direniş imkânları araştırmasındaki birinin hareket noktasıdır: Dünyamızı aldılar, geri almanın yollarını bulmak zorundayız.
Sözdeki karamsarlığa katılmasak da her gün olan bu, her gün gecenin yeniden gelmesi gibi, her gün egemenlik ağı hepimizi yeniden sarar; aynı mekanikle, aynı kesintisizlikle, aynı kayıtsızlıkla. Dünyanın gecesi kendiliğinden gündüz olur, siyasetin olmaz. Gecede kalmamak için, kamp utancının  bulaşmaması için bir mum yakmayı başarmak mecburiyeti var. Deleuze’ün dediği gibi: “İhtiyacımız olan ahlaki ve sözde-uzman bir bilgeler komitesi değil, hak sahibi gruplardır.” Ya hak sahibi gruplardanız ya hak gasp edenlerden.

0 yorum:

Yorum Gönder