16 Nisan 2013 Salı

Hukuk güzel ama sahipleri çok yaman!

Tuhaf bir soru: Hukuk kimindir?
‘Herkesin’ yanıtı hep hazır.
“Herkese bir gün lazım olur” şiarı herkesçe malum.
Fazıl Say kararı, pek de ‘herkese ait’ olmadığını gösteren örneklerin sonuncusu. Meramımı anlatmak için az geriye gidelim. Acılı bir hafıza tazelemesi.


Hrant Dink ne zaman öldürülmüştü? 19 Ocak 2007’de alçakça kurşunlanıp içinde yatmaya göz koyduğu topraklara düşürüldü. Fakat öldürülmesi daha önce başlamamış mıydı? TC yargısı, hakkında ‘Türklüğe hakaret ettiği’ iddiasıyla soruşturma başlattığı gün ilk kurşunu yememiş miydi? Sonra kovuşturma başladığı gün, sonra mahkeme hakkında “Evet, hakaret etmiştir” kararını verdiği gün bir daha vurulmamış mıydı? Sonra koskoca Yargıtay, o hukuk uygulamasının en üstün yargıçlarının toplaşmış olması gereken o koskoca Yargıtay o kararı uyguladığı gün soyut, sembolik kurşunların en ağırı, ayrımcı bir hukuk güllesi fırlatılmamış mıydı üstüne?

19 Ocak’ta sıkılan somut kurşunlar, bu sistemsel, örgütlü, dışlayıcı soyut kurşunların gerçeğe dönüşmesiydi sadece. Yargının, “Ey ahali, bu adam Türklüğe hakaret etmiştir” diye tellal olup bağırdığı yerde, sonradan olacakları çok acı derslerle öğrendik ama ders bitmemiş daha. O karar sürecinde imzası olan bir ismin kamu başdenetçisi yapılması, “herkes için” değil, “sadece birileri için” hukuk olduğunun alameti değil miydi? (Ombudsmanımız, “Hrant Dink olduğunu bilmiyordum” demişti. Bilse yargısı düzelecekmiş gibi.)

Şimdi bir tuhaf kararımız daha var. TCK 216’nın, şu her oynandığında bir öncekinden berbat formu icat edilen maddenin üçüncü fıkrasından Fazıl Say mahkûm edildi. ‘Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılamak’tan.

Fıkra şöyle:
“Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması hâlinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Düzenlemenin kendisi ‘düşünce özgürlüğü’ kavram ve kuramlarını alenen aşağılıyor. Maddeyi barındıran hukuk sistemi, ifade özgürlüğü içeren sistem olduğunu öne süremez. Çünkü: ‘halkın bir kesimi’ ve ‘dini değerler’in belirsizliği bir yana, ‘kamu barışını bozmaya elverişli’ gibi hukuken tanımlanması imkânsız bir kavram içerir. İmkânsızlık hem ‘kamu barışı’ kavramının kendisinde hem onun ‘bozulması’nda hem de ‘elverişli’ kavramında yatar. (Bu maddeyle, toplumun bütün kesimleri, kalan diğer bütün kesimlerle davalık hale gelebilir.

Örneğin, “Cemevi ibadethane değildir” diyenlere dava açmak işten bile değildir.)

Fazıl Say’ın o mesajları paylaşmasının üzerinden hayli zaman geçti, ‘kamu barışının bozulduğu’na dair bir tek ampirik bulgu var mı? Birilerinin incinmesi, üzülmesi, kızması ‘kamu barışı’nın bozulmasına yeterli mi sayılacak artık? (“Düşünce özgürlüğü, sarsıcı, kırıcı, şaşırtıcı fiilleri de korur” ilkesini unutsak bile!) Fiilen bir tespit bile yokken, nasıl ‘bozmaya elverişli’ olduğuna hükmedilebilmiştir? Basit bir biçimde: Hrant Dink davasında ‘Türklüğe hakaret’e nasıl hükmedildiyse öyle. Hem Dink’in yargılandığı madde hem Say’ın yargılandığı madde hem yazılışları hem de uygulanışları itibariyle aslında ‘evrensel hukuk ilkelerine’ uygun biçimde, ‘evrensel adaletin tesisi’ni hedeflemezler; onların derdi başkadır, kendilerinin yargılanması gerekebilecek kadar başka. Bu maddeler bize hukuk eliyle ülkenin ‘sahipleri’ bulunduğunu, bu ‘sahipler’in beğenmediği şeylerin cezaya müstahak olduğunu ilan ve icra eder.

İlkinde (TCK 301) ‘Türklük’, ikincisinde (TCK 216/3) İslam’ın sistem tarafından onaylanmış bir yorumu, diğer bütün değerlerin önünde ve üstünde tutulur. Aksi söz konusu olsaydı, dördüncü yargı paketiyle yarım yamalak ve hesapçı bir mantıkla da olsa pekiştirilmeye çalışılıyor görüntüsü verilen ‘açık ve yakın tehlike’ kıstası buralara da uğrardı.

Düşünce özgürlüğünü tehditkâr biçimde sınırlayan bu maddelerin kıskançlıkla korunup, ayrımcılığın, kin ve nefret söylem ve suçlarının engellenmesine yönelik hiçbir çabaya girilmemesi, devletin tanımına uygun Türklük ve Müslümanlık dışında varoluş ve inanış biçimlerinin dışlanması demektir. Yani ‘sahiplerin hukuku’dur bu. Kalanı “yabancı” diye işaretler. Karar, Fazıl Say’ı damgalı bir yabancı ilan etmiştir. Hukuku sahiplenmek, bu yolun asfaltlanmasıyla değil, tersini yürümekle mümkün. O yol da sır değil: Bu ‘milleti hakime’nin murislerini koruyacak hukuksuzlukları silip, ayrımcılık-nefret söylemleri ve suçlarıyla mücadele edecek hukuka geçmek. ‘Sahiplerin hukuku’ndan, herkesin sahipleneceği hukuka.

0 yorum:

Yorum Gönder