22 Aralık 2013 Pazar

Şantiyedeki tören

Kare biçimindeki şantiye kuzey ve batı yönlerinden dimdik inen iki yokuşun kesiştiği zeminde kuruluydu; her iki tepeden de şantiyenin duvarlarına kadar birer yol iniyordu ancak kuzeyden inen tepenin dışında hiçbir yerden içerde neler olduğunu görmek olanaklı değildi. Şantiyenin üç yanında 50"şer metre yüksekliğinde duvarlar örülmüştü, dördüncü yanında, yani kuzey tarafında ise doğu ve batıdakilerle aynı yükseklikteki duvarlar 30"ar metre uzandıktan bitiyordu. Bu iki duvarın arasında, 40 metre uzunluğunda ve 20 metre yüksekliğinde bir eşik bırakılmış, eşiğin iki yanına da, diğer duvarlardan 30"ar metre daha yükseğe çıkan birer sütun yerleştirilmiş ve sütunlar yukarda bir kemerle birleştirilmişti. Ancak eşiğe tırmanmak için herhangi bir şey yapılmamıştı; sanki sadece kuşlar içindi yapılan bina.
 
Bir süre eşiğin altında boş boş dolandıktan sonra yolu tırmanmaya karar verdim.
Şantiyeyi bütünüyle görebilecek noktaya gelince durdum ve etrafı izlemeye koyuldum. Sırtımı kuzeye verdikten sonra, şantiyenin kendisini saymazsak, sadece batı yamacını görebiliyordum; şantiyenin doğusuyla güneyinde sadece gökyüzü görünüyordu.
Batıdan gelen yolun iki tarafından kalabalık bir kafile şantiyeye doğru ilerliyordu. Zaman zaman kafilenin sağdaki dizisinden birkaç kişi ayrılıp soldakine geçiyor, zaman zaman da bu yer değiştirme ters yönde gözleniyordu; bazen de bir ya da iki kişi, iki dizinin ortasından bir süre yürüdükten sonra yerine geçiyor, konuşmanın yasaklandığı izlenimini uyandıran, belki de dilsizlerin oluşturduğu kafiledeki yerini alıyordu.
Şantiyenin dış duvarı dışında başka bir şey görünmemesine karşın, yol ve yolun iki kenarından kapıya yürüyen, ayak bileklerinden araç çekme halatıyla birbirine bağlı esir kafilesi cepheden, mutluluk verici şarkılar mırıldanıyor gibi duruyordu. Yüz yıldır ur gibi büyüyerek dünyayı örten bu görkemli kentin içinde, geçmiş zaman minyatürlerine benzeyen bu manzarayla karşılaşmak, şaşırma yeteneğini kaybeden bizler için bile etkileyiciydi. Şantiyeye yaklaştığımda, patikanın ikiye böldüğü tepenin üstündeki düzlükten bana seslenildiğini işittim. Çoğunu tanımadığım bir öbek insan tepeden aşağıya doğru koşarak, oynayarak, dans ederek, yuvarlanarak iniyordu. Yönümü onlara çevirdim. Yamacın yarısına ulaşmıştım ki, şantiyenin sirenleri çalmaya başladı.

Tepeden inen insanlar, sağımdan, solumdan geçerek şantiyenin duvarları etrafında dönmeye başladı. Esirler, türkü söyleyerek çalışıyor, etrafla hiç ilgilenmeden sağa sola koşuşturup duruyorlardı. Yukarıdan inen kalabalık, üçerli beşerli grup halinde şantiyenin etrafında, attığı her adımda kutsandığını duyumsayan hacıların zevk, acı ve korku karışımı edasıyla geziniyordu. Her grup ayrı bir konuyu konuşuyor, ayrı bir ruh halini paylaşıyordu. Çok uzun olmayacak aralıklarla gruplar bozulup yeniden kuruluyordu. Sinirli sinirli dua eden gruptan ayrılanlarla, sevinç içinde, yıllardır uğramadıkları yurtlarına dönmüşçesine neşeli olanlar bir araya geliyor; kimlerin ilk grubu hangi ruh halindeyse, yeni grup o ruh halini bürünüyordu. Feryat figan ağlarken aniden kahkahalara boğulan kadın, neşeyle çığlıklar atarken birden oturup sümüğünü çeken oğlan ve daha böylesi bir yığın tuhaf değişim... Şantiye için gelmiş olmalıydılar ama birkaç turdan sonra kimsenin şantiyeyle ilgisi kalmadı.

Birden bire, grubun içinde, etrafında hayvanlar belirmeye başladı. Sakince eşinen bir köpek, bir yandan ait olduğu grubu gözlüyor, bir yandan da kazdığı çukuru kokluyordu. Bir kedi, şantiye duvarının üstüne, bir kediden bile beklenmedik çeviklikle tırmandıktan sonra müfettiş edasıyla dolaşmaya başladı; tırmanma denemezdi buna, bu tuhaf kedi, en az elli metrelik duvarın tepesine sanki bir sıçrayışta ulaşmıştı. Saf kedi olmalıydı bu. Kedi ruhunun kedisi. Duvarın görünmeyen merdivenleri olduğundan kuşkulandım bir an. Esirlerden biri kedinin gezdiği geniş duvarın üstüne çıkarak kalabalığın kendisine dönmesini istedi. Kalabalık, esirin şantiye boşluklarında yankılanarak yayılan sesini duyar duymaz o tarafa döndü; işçi hayvanların sağlık durumunu sordu. Tek tek her grup, zilyetliğinde tuttuğu hayvanın yaşı ve sağlık durumunu bildirdikten sonra işçi, hayvanlar hakkında bir dizi soru daha sormaya koyuldu. Bir başka esir de yüksek kolonlardan birinin üzerine çıkmış not tutuyordu. İşçi kalabalığa, "Son kontrolleri yapın!" diye seslendikten sonra herkes aynı telaşsız edayla hayvanların etrafında toplandı. Bir kadın, bir köpeği yatırıp ağzının içine uzun uzun baktıktan sonra memnun memnun mırıldanarak hayvanı kucağına aldı ve tüylerini okşamaya koyuldu. Bakarken köpeğin ağzının içinden ışıklar çıkıyordu sanki. Belki de kadının gözünden çıkıyordu o ışıklar, o kadar da iyi göremedim, ne yalan söyleyeyim. Küçük bir çocuk, bir ineğin memelerini tek tek emdikten sonra şantiyedeki işçilere bilgi veriyordu. Daha emekliyordu çocuk ama şantiyede en iyi konuşan da oydu. Kediyi kucağına alan ihtiyar kasketli adam, ninniler mırıldanıyordu. Yok, miyavlıyordu. Yok, mırmırlıyordu. Adam kedice biliyordu, kesin. Bize de öğretiyordu galiba, yoksa nereden anlayacaktım ben ninniyi? Birden duyulan bir başka ses, bütün başları bulunduğu yere odaklatmayı başardı. Bu sefer ses şantiyeden değil, kalabalığın içinden geliyordu.

Altmış yaşlarında saçları kına kızılı bir kadın, boynundan tuttuğu bir tavuğun hangi gruba ait olduğunu sordu. Hayvan bir yandan çırpınıyor, bir yandan da tüy döküyordu. Havada uçuşuyordu tüyler. Esirler sıraya girerek tek tek şantiye kapısına kadar gelip tavuğa baktıktan sonra tek söz etmeden işlerini başına döndüler. Genç bir kadın, hayvan ölüyor, mundar olmadan keselim dedi. Tavuğu tutan kadın, çabuk adımlarla kalabalığın arasında gezerek bıçak aradı. Kahverengi saplı, paslı koca bir bıçak bulduktan sonra şantiyenin güney duvarının yanına gitti ve tavuğu kimin keseceğini sordu. Bir süre bakındıktan sonra hayvanı yatırıp bıçağın yanaklarını boynunda bileylercesine sürtmeye başladı. Kalabalıktan biri omzuma dokunup bıçağı tavuğun boynuna sürten kadını işaret etti. Kalkıp kadına doğru yürüdüm. Tamamen hareketsiz kalan tavuğun bütün tüyleri dökülmüştü. Boynu durmadan uzuyordu. Gidip bıçağı aldım sağ avucum ile tavuğun kafasını tuttum. Yaşlı kadın tavuğun kanatlarını tuttu. İki kadın daha gelip tavuğun ayaklarını tuttu. Bıçağı tavuğun boynuna götürüp kesmeye başladım. Kan akmıyordu. Kalabalık dua etmeye başladı. Bıçak, siyah, yuvarlak ve hafif bir çubuğa dönüştü. Çubuğu şantiyenin üzerine fırlattım. İki çocuk gelip tavuğu alarak ateş yakmakta olan bir gruba götürdü. Grup hemen ateş yaktı, bir sacayağı tedarik etti ve üzerine yerleştirdikleri büyük bakır kazana tavuğu attı. Tavuk kaynarken eti çekiliyor, süt beyaz kemikleri tencerede yüzüyordu. Birisi pişti diye seslenince kalabalık tencereyi alıp tepeye doğru yürümeye başladı. Daha önce oturduğum taşın yanına giderek yeniden şantiyede çalışan esir işçileri izlemeye başladım. İşçi izlemek ne güzeldir! Hele esir işçileri, onlar işçilerin en mutlularıdır.
Şantiyenin dış duvarlarının iç tarafında, derinliği yirmi metreye varan ve duvarlarla şantiyeyi bir daireyle ayıran bir hendek açılıyordu. Hendeğin içinde kazmayı sürdüren kırk - elli kadar işçiden çalışma zamanı dolanlar, arkadaşlarının omuzlarına basarak yukarı çıkıyor, sırası gelenler aşağıya inerek kazmayı sürdürüyordu. Doğuya doğru genişleyerek giden şantiye, düzlüğün tam kenarındaki uçurumda bitiyordu. Duvarsız tek yer burasıydı. Esirlerin ara vermeden çalışmasına rağmen şantiyede hiçbir ilerleme görülmüyordu. Ne inşa edildiği de belli değildi. Bir tuhaflık da, bu kadar tuhaflık arasında tuhaflık sayılırsa o da, ne esirlerin elinde ne de şantiyenin herhangi bir yerinde herhangi bir iş aleti göze çarpmıyordu. Esirlerin ayak bileklerindeki onları birbirine bağlayan çekme halatına benzeyen ip kendiliğinden uzayıp kısalıyordu.

Esirlerden biri bana seslenerek aşağıya inmemi söyledi. Ağır ağır yürüyerek, yaklaşık 20 dakikada şantiyenin kapısının önüne gelebildim. Yukarıdan uzatılan hortumu kulağıma dayadım. Bir ses, "Bizimle çalışmak istemez misin? Tepede öylece durman üzücü değil mi?" diyordu. Kendi kendime "Hayır" diye mırıldandım; hortumdan söylenmeler geliyordu. "Yapacak o kadar çok iş olmasına rağmen son zamanlarda hiçbir esir şantiyeye girmek istemiyor. Esirlerin geçmişi unutuldu, geleceği de tepede sıkılmaktan hiç utanmayan ahlaksızlar sürüsü yüzünden heba olup gidecek" diye başlayan uzun bir nutku keyifle dinledim. Çok üzgündü adam, az da kızgın. Bana neyse esirlerin geleceğinden, geçmişinden, bana anlatıyordu. Esirlerin en güzel zamanı şimdileri değil midir? Dedem, eski esircibaşlarından, bana öğretti bunu. Bir torunum olunca ben de ona öğreteceğim. Fakat şimdinin esircibaşları pek öğrenmeye yatkın değil, üzgün ve sinirli konuşunca her iş halloldu sanıyorlar, yalan da doğru oldu sanıyorlar.
Tepeden tırnağa haklı olduğunu haykırmak istedim ben de hortumun ucundan, haksız olduğunu söylesem yine aynı şeyleri söyleyecekti bana, bin yıldır olduğu gibi. Yok, iki bin yıldır.  Ama nutkun son cümlesi bitmek bilmedi bir türlü:
"Yapacak çok iş var!" diye öfkeyle tekrarlanıp duruyordu sanki cümle ama bitmiyordu bir türlü. Kafamı kaldırdığımda işçilerin hortumun başında sıraya girdiklerini gördüm; her biri hortumu eline alıp "Yapacak çok iş var" diye bağırınıyordu. Cümleyi iki kez tekrar eden işçiyle sıradakiler arasında kavga çıkınca konuşma fırsatı buldum ve, "Ama" dedim, "Ben bir esir değilim ki. Hiçbir suç da işlemiş değilim. Hiçbir ödülüm de olmadı benim. Üstelik yaptığınız işlerden hiç mi hiç anlamam..."

"O zaman" dedi, sıradaki işçi, nazikleşerek, "Bir zahmet bize su getiriverin hiç olmazsa siz de."
Kalktım, tepeye doğru yürümeye koyuldum. Böyle koca bir şantiyede çalışmaya girişenler niye yanlarında su bulundurmaz? Yanlarında su bulunmadan ne kadar daha çalışmayı düşünebilirler ki? Ben onlara her gün su getiremem, bir gün bile getiremeyebilirim. Ne suyun nerede bulunacağını bilirim ne nasıl taşıyacağımı...
Yine aynı şey oluyor. Ben yürüdükçe tepe yükseliyor. Eskiden sadece inşaatlar yükselirdi, şimdi tepeler de öğrendi bunu. Artık tepeleri de biz mi yapıyoruz ne?
Epeyce yürüdükten sonra dönüp aşağıya baktım. Yamaç o kadar yükselmişti ki şantiye aşağıda kibrit kutusu gibi kalmıştı; o kadar dikleşmişti ki geriye ancak uçarak inebilirdim. Suyu bırakın, uçmayı bile bilmiyorum oysa ben, öğrenmek de istemiyorum. Niye uçar ki insan? Kuşların bile uçmaktan bıktığı bir devirde, niye uçsun ki?
Yürümeye devam ettim; yamacın tepesindeki sakız ağacı görünüyordu artık, ona yaslanıp dinlenmeyi aklımdan geçirdiğim anda, ağacın yüzeye çıkmış büyük kökünün üstünde oturan ihtiyar kadın gözüme çarptı. Besbelliydi kadının beni oturtmayacağı. Kızgındı; "Niçin" dedi, "Esirlere su götürmedin? Onlar olmazsa sen bir hiçsin!" Ona az önce geçen saka kafilesini gösterdim. "Zaten eve gitmem gerekiyor artık" dedim. Saka alayı tam vaktinde, ancak aklımda tutabileceğim kadar kısa bir süre önce geçmişti yanımdan. Su yoktu kovalarında. Omuzlarındaki askılığın iki tarafında sallanan kovalar boştu her nedense, üşenip nedenini de sormamıştım. Ön tarafındaki tenekeye tekme vura vura yürüyen sakabaşı da ürkütmüştü beni. Teneke konuşuyordu sanki. Zaten ses de tenekeden değil sakabaşından çıkıyordu, sanki.

Ayağını, cılızlığından umulmayacak bir güçle yere vurarak bağırdı kadın. "Aptal, evin mi var senin?"

0 yorum:

Yorum Gönder