29 Eylül 2013 Pazar

Merkezsiz bir merkez


Çok zaman geçti. 
Beyoğlu dergisi için yazılmış bir yazı. 
Mini Meyhane artık yok. 
Benzerlerini yok etme 
prosedürü de yürürlükte.  
Şimdi yazar mıydım 
böyle bir şey bilmiyorum, 
yazsam da böyle yazar mıydım, 
bilmiyorum.  Olmuş 
bir kere işte, 
iyi okumalar, meraklılarına...




Adı sadece sınırlı bazı çevreler arasında bilinen Hassicktear, (Hassiktir okunması istenir ve okunur) Bar, Nurcu cemaatlerden önemli bir ismin kızının eroinden ölmesiyle birlikte, karanlık Beyoğlu imgelerinin somut örnekleri arasına yerleştiriverilmişti bundan dört yıl önce. Gerçekte barın ömrü kısa olmuştu; gerçekte öykünün yaratması gereken ilgi ve dehşet de kısa olmuştu: Zaten o günlerde önemli olan genç kızın talihsiz ölümü değil, ölümün Beyoğlu’nda ve Beyoğlu’nun karanlık şöhretine yakışır biçimde gerçekleşmesiydi. Tıpkı, geçen yıl ülkeyi uzun uzun meşgul eden, güya ürperten ve ardından derhal sıradanlaştırılıp unutulmaya terk edilen satanist cinayet konuşulurken de karanlık Beyoğlu’nun sık sık anıldığı gibi... O kadar ki, her iki olay güya incelenirken Beyoğlu’na ayrılan yer, olayların nedenine, niçinine veya benzer olayların engellenmesine yönelik tedbirlere ayrılan yerden çok daha fazlaydı.
     Basının çok sevdiği temalardan olan uyuşturucu kullanımı ve sonuçları, yani dehşeti değerlendirileceğinde, basın ve halk tarafından üretilip kullanılan yeraltı mitoslarının bütün öğelerini bünyesinde barındırdığı söylenegelen karanlık Beyoğlu’ndan dem vurulması kaçınılmazdır. Andığımız olay, sayısız Beyoğlu imajlarının en bildik olanı etrafında dönen, devlet ve toplum zabıtalarının, ahlak ve gelenek söylevcilerinin, şiddet ve dehşet üretecek olayları bulunmadığı zaman kendisi üreten eyyamcı basının velvele koparması için bulunmaz nitelikteydi: Beyoğlu’nda her hayat sönebilir, bir Nurcunun kızı bile yer altı dünyasının bu uçurumunda yok olabilir...
     
Hem tarihte hem de güncel olarak canlılığını her zaman koruyan bu Beyoğlu imgesi, Galata’nın da dahil olduğu merkez Beyoğlu’nu içerir. İstanbul çok merkezli bir şehirse eğer, her merkezinden esintileri barındırabilen, her merkezdeki ve etrafındaki toplumsal sınıf ve tabakalardan insanı içine alabilen Beyoğlu, onun en önemli merkezlerinden biri var sayılır; öyledir de... Tabii ki karanlık Beyoğlu’nun yanı sıra, onun birçok yüzü arasında, geçmişi nostaljik söylem ve etkinliklerle, şimdisi övünmelere, geleceği ise bazı kaygılara konu olan elit (Barbarlar gelecek! . 1996 yılı itibarıyla yükselmesini sürdüren ve Beyoğlu’nu Batı’nın kötücül değerlerinin temsilcisi sayan bir politik görüşün iktidar yürüyüşü, ahaliyi bir endişeye düşürmüşse de, süreçte kaybeden Beyoğlu  olmamıştır) Beyoğlu da vardır. Ama Beyoğlu’nun bir merkezi yoktur: Yan yana duran, üst üste binişmiş, iç içe geçişmiş birini diğerinden ne zamana ne de mekana göre ayırt edemeyeceğimiz, değişken merkezsi yapıların tuhaf devinimiyle, tam anlamıyla merkezsizleşen bir yaşam alanıdır burası.

    Elit Beyoğlu neresidir, elitler kimlerdir, diğerleriyle ayrışmaları nelerdir bilinemeyeceği gibi, karanlık Beyoğlu da öyle kolayından tanımlanabilir değildir.

    Uyuşturucu, alkol, fuhuş, kumar ve dördünü de içeren ilişkiler ağı itibarı ile mafyamsı oluşumların sözü edileceğinde, Beyoğlu da gündeme gelecektir mutlaka, doğal olarak arka sokaklarıyla birlikte; “Beyoğlu’nun arka sokakları” denildiğinde sözü edilen tamı tamına budur. Bir yanıyla tarih boyunca değişik düzlemlerdeki seçkin yaşantıların mekanı olarak tanımlanan, sonu gelmez, bıktırıcı nostaljik söylemlerin konusu olan Beyoğlu vardır; diğer yanıyla karanlık Beyoğlu. Fazla gecikmeden şunu söyleyelim: Elit Beyoğlu, karanlık Beyoğlu ile birlikte vardır ve hemen her zaman da öyleydi: Hem mekanları ve hem de insanları itibarıyla iki grup birbirine sanıldığından çok daha yakındır. İkisinin geçişleri tam olarak izlenemese bile, sınırları kesin olarak belirlenebilir değildir.

     Şema olarak İstiklal Caddesi ve arka sokaklardan oluşan Beyoğlu’nda elitlerin yaşam alanını temsil eden cadde ansızın arka sokağa dönüşebilir, karanlık arka sokaklarda da ana caddenin yaşantısına dair kesitler her an kendini gösterebilir. Taksim Meydanı ile Tünel arasında, arka sokakların bataklığı üzerinde konulmuş bir köprüye benzeyen  caddeden gün boyu gelip geçenlerin sayısı, birkaç kent kurabilecek bir nüfusa tekabül eder. Caddenin bir başından bir başına, hızlı adımlarla, sağa sola bakmadan iş peşinde koşturanlar, gün içi koşturmalarında biraz vakit bulup yalnız veya yarenleriyle kısa bir gezintiye çıkanlar, günlük tatil saatlerinde yerli ya da yabancı mutfaklarıyla lüks hizmet veren lokantalardan sokak satıcılarına varan bir seçenekler alanı içinde karınlarını doyurmak üzere karar yürüyüşü yapanlar; kent içi gezintisine çıkmış kişi ya da gruplar, zig zaglar çizerek, vitrinler, hanlar ve pasajlar arasında çaprazlama yürüyüşler yaparak, tek bir sürüngen organizma görüntüsüyle devinir durur gün boyu. Çapraz yürüyüş, burada mümkün olan yürüyüş tarzları içinde en seçilebiliridir.

     Beyoğlu’nun bütün yaşam alanları ve mekanları içinde hem gündüz, hem de gece rastlanabilecek iki değişmez figür vardır cadde üzerinde: Gerek elitlerin gerekse karanlığın Beyoğlu’sunda rastlanabilecek, ikisinin de dışına taşmış gerçek marjinaller, akıl yitiminin ya da proleter uyuşturucusu tinerin geçmişsiz ve geleceksiz gezegeninde, ayakta durmayla yıkılma arasındaki gövdeleriyle bimekanlar ile suçun sözünün edildiği her yerde, her zaman var olan polisler. Tiner, İstanbul’un merkezlerinin ve varoşlarının oto tamircileri, mobilya işlikleri, kundura imalathanelerinde çok küçük yaşlarda istihdam edilmeye başlanan çocukların ispirto ve bali ile birlikte maruz kaldıkları, sonra da yaşamın kıyı çizgisine fırlatılmış diğer çocukların da keşfettiği, başkenti artık Beyoğlu olan modern bir uyuşturucudur.

     Nostaljik tramvayın ve onun peşinde koşan tinerci, boyacı, mendilci... çocuklar ile polis otolarının kalabalığı ağır ağır yararak dolaşmalarını saymazsak, cadde üzerindeki ana hız, tinerci çocuklarla polis otolarının ortalamasına denk gelen yayaların hızıdır. Ne kadar telaşlı ve hareketli görünürse görünsün, bu hız temelde bir aylaklık hızıdır.

     Gündüz nüfusundan bu iki figür dışında, geceye çok az şey kalır gibidir; gece, karanlık Beyoğlu’nun gündüzü, daha doğrusu yaşadığı tek günüdür. Gece yaşantısının ilk işaretlerinden olarak kaval, saz, flüt, gitar hatta bazen santur ve saksafonarıyla sokak çalgıcılarının ortaya çıkmaya başladığı İstiklal Caddesi, yavaş yavaş arka sokaklardan herhangi biri haline dönüşür. Gündüzleyin vitrinler, hanlar, büfeler sinemalar, kitapevleri ve kültür merkezleri arasında gözlemlenen zig zaglı, çapraz yürüyüşler, gece sokaktan sokağa, meyhaneler, kafeler, barlar, pavyonlar... arasında, koşturmayı andıran çapraz yürüyüşlere bırakır yerini. Dıştan bakılınca, kimilerinin alkışladığı kimilerinin de kargışladığı Beyoğlu’nda belli ve tanımlanabilir bazı yaşam tarzları da var gibidir; oysa, her iki Beyoğlu’nu da mümkün kılan, kargışlananın içinde alkışlanın, alkışlananın içinde kargışlananın seçilebileceği çok değişik yaşam tarzlarının varlığıdır.

     Özellikle 80’lerin ikinci yarısında başlayan sürecin sonucu olarak ilerde zarif hanımların ve kültürlü, şık beylerin dolaştığı yılların şimdi anıldığı tarzda anılacak Beyoğlu yeniden ortaya çıkmıştır. Pavyonların, meyhanelerin, batakhanelerin, uyuşturucu, alkol, şiddet ve lahmacun ile tariflenmeye çalışılan Beyoğlu’nda, kendi içinde çok katmanlı ama dıştan bakılınca yekpare görünümlü bir Beyoğlu vardır artık. Kendi konaklarını oluşturan bu Beyoğlu, diğerleriyle yan yana, alt alta, üst üste, iç içe, kendi davranış (yaşam değil) tarzlarını da üretmiştir ve üretmektedir. Alemlerin Beyoğlusu’nu dışarladığı düşünülen bu Beyoğlu, diğeriyle kaynaşmış gibidir. Bu kaynaşmaya rağmen, tarih boyunca ürettiği yaşamsal kalıplar bakımından muhafazakar bulabileceğimiz karanlık Beyoğlu’nun bir yaşam tarzı olduğunu, buna karşılık elit Beyoğlu’nun yaşam tarzından çok, döneme ve ortama göre hızla değişebilen davranış tarzları olduğunu öne sürebiliriz. Son dönüşüm süreci, yangınların tarih boyunca kent görüntüsünü ve davranış biçimlerini değiştirmede önemli bir işlevi bulunan İstanbul’da kolay kavranabilecek bir biçimde, iki yangınla tarihlendirilebilir: Galata Köprüsü’nün altında bulunan ve çoğunlukla değişik düzeylerde sol entelektüellerin uzun yıllar boyunca şenlendirdiği kahvehane ve birahaneleri ortadan kaldıran yangın, şimdiki müdavimlerin Beyoğlu’na göçünü hızlandırmış; araç trafiğine ilk kapatılan Mis Sokak’taki yangın da kısa sayılabilecek bir zamanda çoğalarak yayılan yeni adresleri belirginleştirmiştir. Köprüaltında ayrışmaya başlayan Kemancı’nın Sıraselviler’e, Meis’in de Yenişehir Caddesi’ne taşınmasıyla, bugünkü Beyoğlu gecelerinde gözlemlenebilecek iki ana davranış tarzını benimseyen kişilerin akışı güçlenmiştir. Aslında hep var olan Çiçek Pasajı, Çatı, Yakup, Refik, Cumhuriyet ve Bilsak gibi mekanlarda yaşamını sürdüren ve şimdiki ‘elit’leri önceleyen bir kesimin davranış biçimleri çeşitlenerek tabana yayılıyordu. Kemancı ile gelenler yeni Kemancılar, Haydar, Hassiktir türü zaman zaman yer altı kültürüne aitmiş duygusu yaratmaya meyilli kişilerin ayakta tuttuğu, şimdilerde Neva, Zürich, Barcelona, A 7 türü yerlerle süren mekanlar ve bu mekanları yaratacak kümeler; Meis ile gelenler de kimi yöresel ve folklorik, kimi otantik görünümlü, kimi pop kültür odaklarına evrilen mekan ve kümeler yarattılar. 90’lardan itibaren hızlanan bu süreç, hala mekanlardan yeni mekanlar, insan kümelerinden yeni insan kümeler yaratan birleşme ve ayrışmalarla sürüp gitmektedir. Tamamının yolları, hem mekanlarda hem de daima Mis Sokak’ta kesişiyordu. İlk bakışta, alelade bir Beyoğlu sokağından hiçbir ayrımı bulunmayan  Mis Sokak, hala bu kavşak niteliğini sürdürmektedir. Beyoğlu’nun iç devinimiyle, Beyoğlu’na ait imgelerin toplum zihnindeki devinimi arasında da gerçek bağ yoktur; dizi boyunca çeşitli boyutlarıyla konu edineceğimiz bu bağın geçersizleştiği yerleden biriyle, örneğin güvenlikle noktalayalım yazıyı: Söylentilere sorarsanız tekinsiz bir yerdir Beyoğlu, gerçek yaşamda ise bir metropolde ve onun bu ölçüde canlı herhangi bir yerinde olamayacak kadar güvenli bir yerdir orası; üstelik sadece elit sayılan dünyası itibarıyla değil, karanlık sanılan dünyası itibarıyla...
  • Ağırlıklı olarak Beyoğlu gözlemlerinden oluşan bu yazıların ilk halleri, 1990'ların ortasında çıkmaya başlayan ve 20 sayı kadar direnebilen amatör Beyoğlu Dergisi’nde yayımlanmıştır. Yöntemli bir çalışmanın değil, hem İstanbul hem de Beyoğlu günlerini ve gecelerini biraz içerden birazdan dışardan yaşayan birisinin anlama ve anlatma çabalarının ürünleridirler. Ani kararlara ve serbest çağrışımlara yaslanmaya çalışan, doğrulanma çabasından özellikle kaçınan bir kalemden çıkmadırlar. İstanbul’un ve giderek onun diğer (Ancak bir kişinin yaşam süresi içinde olabildiği kadarıyla) semtlerinin, tanıştığı ilk günden itibaren varlığı üzerinde ürküntü yarattığı bir kişinin İstanbul ile barışma sürecinin dengesiz kayıtları olarak da görülebilirler.

0 yorum:

Yorum Gönder