26 Eylül 2013 Perşembe

Zenginleşmek yasak ölmek serbest

Laf çok: Ekonomi uçuyor, 
adalet şahlanacak filan. 
Uçan ekonomide 
gelir dağılımı hiç düzelmiyor. 
Payına ölüm düşen işçi 
hak arayışında yalnız... Radikal 25 Eylül 2013

Bıktırıcı biliyorum, ama önemli. Hayati önemde: Türkiye’de en yoksul yüzde 20 ile en zengin yüzde 20 arasındaki gelir farkı, 2012’de sekiz kat olmuş. Önceki yıl da aynı öyleydi. 
En düşük gelire sahip gruptakilerin toplam gelirden aldığı pay yüzde 5,9 oldu. 
Bu dilimler geniş, gösterdiği kadarını, belki de çok daha fazlasını gizliyor aslında. Örneğin, en zengin yüzde 1 ya da yüzde 5’in payını bilsek, tablo gözümüze başka görünecek. Ne kadar az kişinin ne kadar çok pay aldığını, ne kadar çok kişinin ne kadar az payı paylaştığını bir kademe daha yakından temaşa edeceğiz. Ama heyhat, yüzde 20’lerle işleniyor bu hesap. Adaletsizliği temel almış bir düzeni kuranlar ve lehdarları, düzendeki sorunların bilgisini öyle kolayından da paylaşmazlar. 
Fakat bu da yeterli. Albatros gibi uçan ekonomi, Karun’u kıskandıracak kadar artan zenginlik, günden güne iyilerin iyisine dönüşen toplum filan martavalları dere tepe düz giderken, gidilen yolun arpa boyunu bulmadığı anlaşılıyor işte: Gelir dağılımında yüzde 0,002 düzelme varmış 2011’e göre; yazıyla yüz binde iki. Sabır fakirler için değil mi! Bekleyin. Bir hayli 10 yıl sonra, damlaya damlaya göl olmak suretiyle her yer, yüzeriz hep beraber. 


Nüfusun yüzde 16.3’ü yoksulluk sınırının altında, sürekli yoksulluk riski altında bulunanların oranı da yüzde 16. 
İstanbul bölgesi 16 bin 126 lira ile ortalama yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir geliri en yüksek olan bölge durumunda iken, bunu, 14 bin 160 lira ortalama gelir ile Batı Anadolu izlemiş. En düşük ortalamaya sahip bölge ise 5 bin 870 lira ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi oldu. Güneydoğu Anadolu Bölgesi derken, Kürtler yani. Hani herkesle eşit yoksullukta oldukları iddia edilenlerin yaşadığı, “Canım, Yozgat’ta da, Kırklareli’de de fakirlik var. Güneydoğu Anadolulular nankör” denilen yerler. 
Küçük fotoğraf 
Bu ‘büyük fotoğraf’ dedikleriydi. Hani bir sorundan bahsedince, lafı ağza tıkmak için söyleyiverdikleri büyük fotoğraf. Küçük fotoğraflar var bir de, fıtrattan. 
17 Haziran 2013’te Muğla Milas’ta, Güllük beldesinde atık su ve kanalizasyon istasyonunda yoğun bir çalışma vardı. Akfen adlı firmada çalışan iki arkadaş ‘inip’ bakacaklardı. Dönmediler. Bir arkadaşları meraklanıp peşlerinden gitti. O da dönmedi. Böyle böyle yedi işçi indi. Hiçbiri çıkamadı. Kuyu havasını dolduran gazdan zehirlenmiş, ölmüşlerdi. 

Müdür olan Mustafa Öztürk 39 yaşındaydı. Beraberindeki elektrik teknisyeni Yüksel Kum 46 yaşında. Kanalizasyon altyapı elemanı Özcan Özkan 51. Diğer işçiler Fikret Özdemir 37, Hasan Özgür 43, Mevlüt Özbakır 48 ve Serkan Miral 27 yaşlarındaydılar. 

Radikal’de önceki gün İsmail Saymaz, bu ‘kaza’nın ardından hazırlanan bilirkişi raporunu okuttu hepimize. Bir ‘yoklar’ raporuydu bu. İsmail’in birçok haberinde olduğu gibi, ‘yoklar’ı öğrendik. Memleketteki insanlığın yokları. 
Sayalım: Aslında yaptıkları iş için bir makine sistemi vardı, ama yoktu o gün. Yıllardır olduğu gibi. Arızalanmıştı. Makine kıymetli şey. Tamiri para ister. İnsan öyle mi? Hem makinenin elleri yok. İnsanın elleri var. Elleriyle temizliyorlardı tıkanıklıkları. Beldenin pisliğini. 

Kanlı haziran 
Kuyuda biriken gazı ölçecek bir alet vardı aslında. Ama yoktu. Çünkü 750 liraydı. Durmadan maliyet arttırıcı dayatmalarda bulunmak, işverenimizin boynunu büküyor ya, ondan. “İşgücü üzerindeki yükleri azaltmak gerek” diye bağırıyorlar ya ilim, filim insanları, al sana yük azaltma. 
İşçilerin kullanabileceği gaz maskeleri vardı. Ama yoktu. Çünkü 75 liraydı. Yahu bu da para mı deyip geçmeyelim, damlaya damlaya göl olur. Ekonomimiz okyanus boyutuna böyle böyle gelir. 
İşçiler zaten indiklerinde ölebileceklerini de bilmiyor olabilirlerdi. Çünkü şirketimiz bunun eğitimini de vermemişti. İşçi işte, söylersin yapar. Eğitim budur. Bir yerde bir levha filan da yoktu. Hoş olsaydı ne olurdu, “İn kardeş. Şirketimizin, ülkemizin rekabet gücü. Milli gelir. Katma değer. Maliyet” büyülü nutkunu bir kaş kaldırmayla anlatıverirdi zaten patron ya da vekillerinden biri. Değil mi? 
Altı bilirkişinin hazırladığı rapor, iş kazalarının neredeyse tamamı gibi ‘kaza’ değil cinayet, hem de seri cinayet vasfında olduğunu gösterecek kadar açık. Açık ve yaralayıcı. 
İstatistikle başladık, öyle sürdürelim: 
İstanbul İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin raporuna göre o haziranda en az 104 işçi yaşamını yitirdi. Hazırlanan raporda en çok işçi ölümü taşeron işçilerin en fazla olduğu inşaat alanında meydana geldi. İkinci sırada mevsimlik tarım işçileri var. Can kayıplarının beşi çocuk yaşta. 
İstatistiklerin yanında bir de tercihlere bakalım. Devletin tercihlerine... Önce, kazalardan sonra olan biteni bir özetleyelim: İşveren, bir miktar para karşılığında anlaşma önerir. Bunda ayıp yok, elbette tazminat denilen kadim hukuk gereği bu olmalıdır. Fakat bu paralar azdır genellikle. Ölen ya da sakatlanan adına, hak sahiplerinin ‘daha çok’ alabilmesi, yani hakkına (canın bedeli yoktur elbette, ama kalanların da yaşaması gerekir) kavuşabilmesi için kullanılacak hukuk yolları hiç de ucuz değildir. İş müfettişlerinin saptamaları ve baroların hukuki yardımları daima yararlı olsa da, kalanların yokluk, yoksulluk yüzünden üç otuz paraya razı olmasına engel olacak hiçbir mekanizma yoktur. Mevzuat kâğıt üzerinde işçi lehine düzenlemeler içerse de en son vahim bir duvar vardır: Tazminat davaları ‘zenginleşmeye yol açmamalı’dır. Bir anlamda ‘evrensel’ bir hüküm gibidir bu, fakat gelin görün ki Türkiye’deki uygulaması, işçileri borçlu bile çıkarabilecek kadar kaba ve ilkeldir. 
Üstelik ne Çalışma Bakanlığı ne de Aileden Sorumlu Bakanlık, bu davalarda işçi lehine bir role sahiptir. ‘Sanayi, ekonomi, ticaret’ filan nutukları eşliğinde, açılışlardan ödül törenlerine, gezilerden toplantılara ‘işveren’in yanında görebiliriz tüm bakanları, bakanlıkları, fakat bu davalarda değil. ‘Çalışma barışı’ demek de onların dilinde sadece maaşına, işinin fıtratına, başına gelene sessizce razı gelen işçiler demektir. 
Büyük fotoğrafta sayılara indirgenenler, küçük fotoğrafta gazla boğulur. Buralardaki, yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz değerlerin üretimindeki kuyu kadar derin ve can kadar temel adaletsizlikleri görmeden yürütülen her siyaset, bu suçların ortağıdır.

0 yorum:

Yorum Gönder