25 Aralık 2012 Salı

Geçti üniversite kervanı, güldürme beni


"Ulemanın makbulü sultana uzak durur, sultanın makbulü ulemaya yakın." Ebu Hanife böyle demiş. Ulema ile sultan, ilim ile idare hep ciddi bir mesele olageldi. Ciddi ve netameli. İkisinin birbirine zıt, birbirini dışlayan şeyler olduğu çok iddia edildiyse de bu bir iddia her ileri sürüldüğünde yeniden kanıtlanmak zorunda kaldı, kalacak da.
“İdare ya ilimle olur ya zulümle. Bizde ilim yoktu o yüzden zulümle hükmettik” sözü de Timur’un. Bu savaşçı tiranın sözünde, zulmün bir idare ilmi olduğunu çıkarmak pek zor değil: İlim diye ayrı tutulan  şeyin kendisi olmadan da idare pekala yürüyorsa, yani zulüm idareyi yürütmek için yeterliyse, zulmün idarenin ilmi, yani idarenin yeterli bilgisi olduğunu söyleyebiliriz. Bugün fark açıkça söylenmiyor, zulme ilim deniliyor doğrudan.
“Ulema” ile bugünün üniversite hocası, sultanla bugünkü yöneticiler aynı şey değil denilecek, elbette, fakat bin yıllık farkı çıkarırsak baş başa kalan şey aynıdır: Bilgi ile idare, bilim ile iktidar.

KILIÇLARIN GÖLGESİ


Bilimin iktidara katkıları da öyle her zaman zulmü dışlamak, yadsımak olmadı:
O, kılıçların, süngülerin, namluların gölgesini pek sevmiştir. 12 Eylül’de lisedeydim, tarihi kendisinden önce, yani ben daha ilkokul çağlarındayken başlayan bu kanlı darbenin bugüne uzanan gölgesi altında ilim, zulmün gölgesinde mesut kurum ve bu kurumlarından memnun insanların elindeydi hemen hemen her zaman ve yerde. Hâlâ da öyleymiş, her gün yeniden görüyoruz.
En son ODTÜ öğrencilerini ve öğrencilerinden çok suçun poliste olduğunu söyleyen rektörü kınayan üniversiteler kervanında gördük. Daha da büyür bu kervan. Oysa kınanan rektör en fazla, “suçun büyüğü poliste” diyordu, yoksa polisin öğrencilerini durdurmasından şikayetçi değildi; durdururken kendi duramamasından şikayetçiydi, polisi kendileri çağırmıştı yoksa.
Fakat ulemamız, sultana ne kadar yakın durduğunu ispat etmek için bu altın fırsatı kaçırmadı. Altın fırsattı, çünkü Başbakan çok kızmıştı. İyiydi başbakan, çünkü onlara “destek ve bütçe” vermişti. İnsan hiç velinimetini üzer mi? Yoksa üniversiteler halkın parasıyla kurulmuş kamu kurumları değildi. Aldıkları paralar da halkın parası değildi. Zaten dövülen çocuklar da halkın çocukları değildi. Hiç başbakanı, bakanları, genelkurmay başkanını protesto eden halk çocuğu olur mu? Nerede protesto varsa orada terör vardır, nerede itaat varsa orada halk vardır. Halk, aslında "hane halkı"dır ve hane halkı babaya itaate mecburdur. Hiper sağcılığın kitabında böyle yazar.

AYDINLANMA ÜTOPYASI

Bir de “akademik özgürlük, eğitim öğretimin bireyi güzel güçlerle donatan yanları” filan var değil mi. Onlara da değinmeli. Bir aydınlanma ütopyası olarak eğitim.
Fakat bu ütopyanın kurucuları ne derse desin, ne kadar inanırsa inansın, bilim de, eğitim de en başlardan, en eskilerden beri devletin bir fonksiyonu oldu. Katip de rahip de kralın insanıdır, toplumun değil. “Akademik özgürlük” bu patronajın dar, katı ve kanlı elbisesini az da olsa aralama çaba ve arzularının kodudur, bir kazanım olarak hiçbir zaman güvenilir biçimde elde edilememiştir. En güvenilir gördüğü yerde bile daima bir mücadele alan ve hedefidir.
Türkiye’de dün üniversite kapılarında kız çocuklarının başlarındaki örtüyü çekiştirenler, bugün çocuklara yağdırılan cop, gaz ve tazyikli sudan yana saf tutanlarla aynı soydandır: 
Devlet soyundan. Devletin dediği olur, bilimin sınırları da, vicdanın sınırları da, ahlakın sınırları da, özgürlüğün sınırları da devletin ve adamlarının çizdiği kadardır, onları yetiştiren tarihin bilgisine göre.

BATI BATI DEDİKLERİ

Öyle Batılı üniversitelere bakıp gıpta edilmesi gerektiğini önermeyeceğim, devlet-bilgi ilişkisi açısından pek çok parlak görünen yanlarına rağmen, karanlık yanları da ortada:
Sermayenin ve açgözlü sahiplerinin tüm yıkıcı arzularının küreselleşmesi sürecinde en az ve en masum katkı onların olmayabilir çünkü. Naziler de Nazilerin ünlü rektörü Heidegger de yeterince uyarıcı, uyandırıcı bir örnek. Oralarda “gıpta” edilecek bir şeyler varsa eğer, krala ve adamlarına, devlete ve adamlarına karşı yürütülen mücadelelerle elde edilmiştir.
Edward Said’i Siyonist lobiye karşı koruyan Amerikalı üniversite ve onun rektörü, uzun uzun koruma gerekçesini yazdıysa, bu kırılganlığın bilgisiyle yazdı. Yoksa niye uzatsın sözü? Rektörler de benzer bir bilgiyle çocukları ve onlar adına sitemkâr konuşan rektörü kınayıveriyor, bilgi aynı da yön farklı: Onlar da protestocu öğrencilerin yürüdüğü yolda kralın ve adamlarının el atamayacağı alanlar açılabileceğini biliyor. İşlerini koruyorlar, başka iş şansları olmayabilir çünkü.
En özetinde bir terzilik öyküsü, bir elbise sorunudur bu. Büyük terzimiz Kenan Evren, “Bu anayasa bize bol geldi” deyip yenisini dikmişti ya, işte bu YÖK’le o YÖK’ün patronu aynıdır. Kenan Evren’in biçtiği elbise, şimdi yüksek öğrenim sisteminin üstüne tam oturmuştur. O ve onu yargıladıklarını iddia eden terzilerin bayramı var o gün bugündür. Bizse aynı cenazenin başında ağlıyoruz, her gün yeniden ölü olduğunu fark ederek.

0 yorum:

Yorum Gönder