28 Kasım 2012 Çarşamba

Tarihin ağır kapağı: Ecdadın ezdiği yurttaşlık


“Tarih aşırı bir güç kazanırsa 
yaşam parçalanır ve soysuzlaşır, 
bu soysuzlaşma sonunda ise tarihin 
kendisi de yeniden soysuzlaşır.”
Friedrich Nietzsche



İşçilerin suyla, elektrikle, taşla, ateşle ölümlerden ölüm beğendiği bir yıl geçirdik. Dizginsiz kalkınmacılığın (Deyim Arif Dirlik’ten) böyle şeyleri normalleştirdiği yerde lafı mı olur insanın? Nihayet geçen hafta Samsun’da beş işçi, 300 tonluk kapağın altında ezildi. Biraz üzüntü, biraz kınama, biraz kızgınlık, sonra unut gitsin.
Böyle şeylerin yerine her 15 günde bir yükselen bir büyük “mevzu”yu konuşuyoruz. Bu haftaki payımız tarihten.
AT SIRTINDAKİ ECDAD
Başbakan tarihi pek seviyor. “Muhteşem Yüzyıl” dizisini yerden yere vurdu, yönetmenini ve yayınlayan televizyonun sahibini kınadı. İş bununla da kalmayacak, yargı kararı beklediğini söyledi.
Erdoğan’ın 46 yıllık iktidarının “30 yılını at sırtında geçirmiş” yani öyle haremdi, eğlenceydi, aşktı, meşkti filan, bu işlere pek zaman ayırmamış olduğunu iddia ettiği 2. Süleyman’ı şedit bir dille ve yargı tehdidi eşliğinde sahiplenmesinin olası anlamlarını aramaya çalışalım.
“Ecdadımız” lafının getirdiği soru: Demokratik olduğu öne sürülen bir cumhuriyette 500 yıl önceki bir imparatorluğun başındaki kişinin, bütün yurttaşların ecdadı ilan edilmesi ne tür bir demokrasinin gereğidir? Bugün (acı çektiren bütün sorunlarına rağmen) kanun önünde eşitliğe dayalı “anayasal yurttaşlık” prensibini benimsediği söylenen cumhuriyetin yurttaşlarının, kendine has hiyerarşik milletler sistemine dayalı bir yapının “milleti hakime”sinin sultanına, yani bir paternalist ve dinsel ayrımcı toplumun monarkına, akrabalık terimleriyle bezenmiş bir dil eşliğinde saygı duruşunda bulunulmasının talep edilmesi, hemen iki soruna yol açar.
Birincisi: Süleyman, biyolojik olarak zaten bütün yurttaşların ecdadı olamaz; dizideki performansı bile buna yetmez. Metaforik olarak da “bütün yurttaşların ecdadı” olamaz, “din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin kanun önünde eşit yurttaş” isek, evvelki toplumun “milleti hakime”sinin ecdadının, o toplumun “milleti mahkumeleri”nin bugünkü torunlarının da “ecdadı” sayılması abes kaçar. Olursa, ataları başka başka olanların bir millet olamayacakları ilan edilmiş demektir. Ya da cumhuriyetin “millet”i en az iki parçadır: Milletten olanlar ve olmayanlar. Muhtemelen Zerdüştlü Yezidili nutukların oturduğu yer de burasıdır.
YARGININ YENİ GÖREVLERİ
 Akrabalık terimleriyle, dinsel ve etnik dışlayıcı göndermelerle anayasal yurttaşlık kavramının içeriğini bulandıran bu söylemin davet ettiği ikinci sorun, konuşan kişinin kimliği ve konuşma içindeki yargı tehdidi düşünüldüğünde, birinciyi katmerler. Şudur:
Bu sözleri bir tarihçi, bir edebiyatçı, bir meraklı yurttaş, hatta bir muhalefet partisi lideri söylemiş olsaydı, “Merakını gideriyor, milliyetçi popülizmden güç bulmaya çalışıyor” filan deyip geçebilirdik. Fakat, yüzde 50’ye dayanmış oyla iktidarda duran, yeni anayasa yazma arzusunda, başkanlık ya da icracı cumhurbaşkanlığı hedefini gizlemeyen bir hükümet başkanının sözlerinin her zaman “edimsel” karakteri vardır. Erdoğan’ın kürtaj ve idama ilişkin otoriter sağcılara has beyanları  ve “nefret söylemi”ni kendine has yorumuyla birlikte düşünürsek bu sözlerin, taşıdıkları ayrımcı karakteri topluma derinlemesine kazıma işini görmenin yanı sıra, bir siyasal programın ipuçlarını verdiğinden kuşkulanmaktan kurtulamayız. Programın, anayasa yazımını beklemeden uygulamaya geçtiğini öne sürmek de abartılı olmaz, çünkü mesele söylemsel kınamada da kalmamış, yargı devreye sokulmuş.
Anlaşılan, yargı artık olağan görevi haline gelmiş görünen siyasal sorunlarda rol almanın yanı sıra sanatsal, (popüler) kültürel, estetik meselelerde de uzmanlık kazanacak. Hayırlı olsun. Kurumların çok işlevli hale gelmesi belki ilerde bilinmeyen bir yönetim biçimini kazandırır gelecekte yazılacak “tarihimiz”e, kim bilir, fazla kuşkucu olmak iyi değildir deyip kararı bekleyelim.

KOÇİ BEY İÇİN DE DAVA GEREKİR Mİ?
“Tarihimizi”, “ecdadı” bugünü böyle belirleyecek şekilde konuşmanın getirdiği sorunlara geçmeden, ecdada ecdadın söylediği sözleri bir hatırlatalım.
Koçi bey, ki ecdadımız Süleyman’ın iki kuşak sonraki ecdadımız olur, Süleyman Han’ı daha 1630’larda yazdığı risalesinde yermişti. İki ecdadımızdan hangisine daha çok itibar edeceğimiz henüz resmen ya da yargı kararıyla belirlenmediğine göre,  Koçi Bey’e baş vurabiliriz. Ünlü risalesindeki yerginin özeti: Devleti çekip çevirme, atama vesair kaideleri uymamanın tasviri ve sonuçlarının teşhirinin yanı sıra, Süleyman Han’ı ve devrin ricalini “şöhrete, süse ve masrafa düşkünlük”le suçlar.  İmparatorluğun kendi yaşadığı günlerde çektiği sıkıntıların önemli bir kısmını, enflasyon da dahil olmak üzere, Kanuni dönemindeki usul ve kanun bozulmalarına bağlar.
Şimdi, yargı bu konuya da el atar mı, yani Koçi Bey hakkında bir içtihat ihtiyacı duyar mı kestirmek zor. Fakat eklemek lazım: Koçi Bey, dönemin debdebesi ve güçlü devlet yapısı içinde, zayıflığa yol açacak sorunların iyi algılanmadığını da vurgular.
TARİH, TOPLUM VE HAYAT
Söz uzadı. Tarihle bugün ilişkisi hakkında, ömrü sırtında geçmese de bir atın boynuna sarılıp katıla katıla ağladıktan sonra tımarhanede hayata veda eden bir başka ecdada söz verelim:
“… yaşamın ne dereceye kadar tarihin hizmetine gereksemesi olduğu sorusu, bir insanın, bir ulusun, bir kültürün sağlığı bakımından en önemli sorulardan ve yaşamın en önemli kaygılarından biridir. Çünkü tarih aşırı bir güç kazanırsa yaşam parçalanır ve soysuzlaşır, bu soysuzlaşma sonunda ise tarihin kendisi de yeniden soysuzlaşır.” (Friedrich Nietzsche, Tarih Üzerine, Say Yayınları, Türkçesi Nejat Bozkurt)
Toplayalım: Erdoğan’ın AK Partisi, şanlı geçmişle gürbüz gelecek hakkında coşkulu, romantik söylemlerle örüyor bütün gündemi. Söylemdeki dizginsizlik, ülke içindeki ekonomik faaliyetlerde sermayenin dizginsizliğiyle paralel. Söylemdeki dizginsizliğin kapağı haklar ve özgürlükler alanını ezip geçiyor, ticari faaliyetteki dizginsizlik işçinin üstüne ölümün, işsizin üstüne açlığın kapağını kapatıyor. 
(Radikal, 27 Kasım 2012)

0 yorum:

Yorum Gönder