11 Kasım 2012 Pazar

Babil'i yıkan inşaat arzusu



Bir ülkenin gündemine 
“kutup ayısı” nasıl 
damga vurur? 
Yüzlerce insanın 59 gündür 
ölüme yürüdüğü bir ülkenin?



Son Erdoğan-Kılıçdaroğlu atışması, iki liderin birbirilerini çok iyi anladığı bir diyalog gibiydi. Anlaşılan Türkiye’de sadece hakaretin, şiddettin, kabalığın, ayıbın dili karşılıklı manidar cümleler kurdurabiliyor. Ayrımın ve şiddetin dili dışında diyalog yasak sanki.

12 EYLÜL’ÜN MİRASI: ÖLÜM ORUCU

Örneğin, ölüm yürürlükte. En ağır, en vahim haliyle. Açlıkla. Açlık grevleri, darbecilerin 12 Eylül günlerindeki işleri güçleriyle Türkiye’nin yakından tanımaya başladığı eylemlerden. Bir ölüm yolu evet, ama izin verilen hayatın ölümden beter olabileceğini gösteren bir hayat arzusunun eylemi. 12 Eylül sonrasında da neredeyse üç beş yılda bir yeniden yüz yüze geldik.
Her felakette iki tutum oldu, sonuç hep aynı olsa da (yani devlet ve hükümetleri, insanları ölümü yeğleyecek hayatlara razı etmeye çalışmaktan hiç vazgeçmese de) farkları önemli olan iki tutum:
Biri eylemcilerin haksızlığını, teröristliğini, şantajcılığını zevkle tekrar edip devletin boyun eğmezliğini, uzlaşmazlığını, pazarlıksızlığını vurgulayan devletlu aklın tutumu. “Talepler haklı olsa tamam da...” Hak terazisini doğarken getirmiş sanırsınız az kulak verirseniz. Canı tek kendine tatlı onların çünkü. Çünkü onlara göre “devlet en gerçek hayattır”, gerisi teferruattır.
Diğeri, eylemcilerle aynı fikirde olsa da olmasa da, candan vazgeçecek kadar kuşatılmış yurttaşını anlamayı, devletin işlem ve eylemlerini yurttaşın hak ve taleplerinin önünde tutmayı hedefleyen tutum.


HAK TERAZİSİYLE Mİ DOĞDUNUZ?

İkinci az, biliyoruz.
İlki çok, “tevhidi tedrisat”ın insanlara ilk bellettiği derstir, dersi veren devletin kutsallığı. Memleketin yangın yeri olması onları lafta üzer sadece. Çünkü bu kutsal dersin zaferi tam da budur:
Devletten zorla bir şey alınamaz. İşe yarar temel hakların tarihi “verilmiş haklar”la doluymuş sanırsınız, az kulak verirseniz.

BABİL NİYE YIKILDI

Malum meseldir: Babilliler göğe yükselecek bir kule yapmaya karar verir. Göğe, tanrılar katına. Kule yükselirken tanrılar katı öfkelenir. Tanrılara yaraşır acımasızlıkta bir ceza biçerler: O zamana kadar aynı dili konuşan insanlar, farklı diller konuşmaya başlar. Kimse birbirini anlamaz olur, haliyle kule bitmez.
Babil bir şirk öyküsüdür. Tanrı katına yükselme arzusundaki insana yollanan lanet. İnşaat arzusuna. Başı göğe eren binalar peşindeki insana, başı göğe eren binalar yapmışların hiç unutulmayacak eleştirisi. “Ceza” işin suçunu tanrı katına yıkar ya, daha muhtemel olanı, inşaat hırsından birbirilerini göremez, hissedemez hale gelip dillerin değişmesidir.

İKİ DUYARLIK

Binalar, malikaneler, kaşaneler, daima harabelerin, viranelerin, evsizlerin aleyhine büyür. Dahası, bina-harabe denklemi peşindekiler, insanı, yaşayan, canlı, gününde var olan insanı görmezden gelen aklın, kibrin insanıdır. Osmanlı devlet aklının 1800’lerdeki temsilcilerinden merhum Ziya Paşa,
Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm
derken,  gözleri daima önce binaya bakan aklın sözünü kamilen terennüm ediyordu. Devletlu ulemanın.
Çağdaşı Bayburtlu Zihni, memleketteki dertleri “bina”dan görmez, başka yerdedir gözü, çünkü aklı devlet bekasında, insansız bayındırlıkta değil, mekândaki insanda, candadır:
Vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş
Yavru göçmüş ıssız kalmış otağı

Yurt ayağ göçürüyor, yavru toprağın altına, cezaevine göçmüş ya da göçüyor, otağ ıssız... kime ne?
İnşaat sürüyor. Dönemin göğe yükselme arzusu sınır tanımıyor. Babil laneti, birbirini anlama yollarını şiddetle keserek bir daha etkisini gösteriyor. Sadece, şiddetin, günahın, ayıbın, dili konuşulabiliyor. Kutup ayıları başka nasıl bir duyarlıkla siyasal edebiyatına girer bir ülkenin? Açlık grevleri 60 güne dayanmış bir ülkenin?
Korkarım bir cevabı daha var bunun: Bir ülke olmadığı için. Ülkeyse bile artık öyle olmak istemediği için.

0 yorum:

Yorum Gönder