7 Kasım 2013 Perşembe

Bekârlık sultanlıktı bundan sonra karakolluk



Bekâr tekinsizdir. 

Anne-babalarından 
çeşitli otoritelere 
herkes onlar adına kaygılanmış, 
giderek onları kaygı konusu saymıştır. 
Bugün yine başları dertte.





Başbakan Erdoğan’ın öğrenci evlerine çekidüzen verme tartışmasında birbirinden şaşırtıcı (En çok da bazı hükümet üyeleri şaşırmış olmalı, örneğin Bülent Arınç) boyutlara giden unsurlar var. En kaba özetle, öğrenci (bekâr), ihbar, valiliğin müdahalesi-gereğini yapması, muhafazakâr demokrat anlayışa terslik. Bir de emanet. Tuhaf, kaldırılamayacak bir tehlike imasının eşliğinde. 

Ne oluyor? Bekârdan başlayarak anlamayı deneyelim. 

‘Bekar’a bakış 
Bekâr tekinsizdir. Sadece anne-babasının evlilik hedefli kaygılarının değil, komşularının, köylerinin, mahallelerinin, illerinin ve daima devletlerinin kaygıyla izledikleri biridir. Osmanlı’nın başta İstanbul olmak üzere, büyük kentlerinde bekâr evlerine-hanlara ilişkin kaygıları sayısız düzenlemeyle, fermanla kayıtlardadır. Bir çekidüzen vermek, bir hizaya getirmektir maksat. “Mücerret” kişi tüm sayımlarda yer alır, topluma yönelik akademik meraklardan çok çok önce araştırma, inceleme, sayılara dökme konusudur “mücerret” kimse. Osmanlı’ya da Şark’a da özgü değildir bu durum. Çok başka coğrafyalarda çok başka devletler bekârlara, bekârlığa ilişkin politikalar üretti durdu. “Bekâr” saymak, bekarı izlemek, bekârı kaydetmek, bekârla ilgili düzenlemeler yapmak, askerlikten vergiye, çalışma gücünden asayişe birçok devlet fonksiyonunun gereği gibi görünür. Öyledir de. Bugünkü “genç nüfus”a ilişkin en demokratik sayılanlar dahil devlet işlemleri de bu sosyolojik ve antropolojik bilgi ve tecrübe geçmişi eşliğinde iş görür. 

“Modern” öncesi de, bugünkü türlü yönetim biçimlerinde de bakış ve kurumların hepsinin temel bir meseleyle ilgisi vardır: Toplumun yeniden üretimi. Yeniden üretim süreçlerine ilişkin kararları alan egemen güç ya da güçler, aynı zamanda bir toplumsal tasarıma sahiptirler. Bu tasarımın çekirdeğinde kendini devam ettirme, yeniden üreme, bireyin ve toplumun yeniden üreme meselesi yer alır. İşte cinselliğin kendisi bu nedenle daima devletin elini, aklını, gözünü çekmiştir, çeker de. “Biyopolitik” bakışı (inanç-ideoloji) ve eli (yasa ve uygulayıcı kurumlar) olmayan bir devlet yoktur. Erdoğan’ın üç çocuk talebi, kürtaja yönelik çıkışı, evliliğin söylemsel ve kurumsal teşviki ile en son “öğrenci evleri”ne dair hamlesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin biyopolitik bakış ve işleyişinde köklü bir dönüşüm iradesinin işe koyulması anlamına geliyor. 
Erdoğan gücünde bir dönüşüm. 

Disiplin, gözetleme 
Bedeni disipline etmeyle nüfusu kontrol etme arasındaki bağın (Batı tarihi içindeki seyrinin) kâşiflerinden Michel Foucault, Batı Avrupa’da iktidarların bu yöndeki dönüşümlerinin hapishane, hastane, kışla, okul, fabrikalardaki… işleyişlerini çözümlerken, “gözetleme”yi disiplinci iktidar işleminin çekirdeğine yerleştirir. Görünmeden görmeye ve emretmeden, zor uygulamadan yaptırmaya/yapılmasını temine yönelik işlemlerin özelliği “görünmez”likleridir. 

Disiplinci ve gözetleyici iktidar tekniklerini işletmeye yönelen Erdoğan’ın cinsellik alanı etrafında dolaşıp durması da normal, zira cinsellik, bedeni disipline ve nüfusu kontrol etmenin omurgası. Foucault’nun iktidar kavrayışı ve çözümlemelerinin cinselliğe dair araştırmalarındaki keşiflerle şekillenmesi, alanın beden-toplum bağını doldurmasıyla ilgilidir. Erdoğan’ın çıkışlarının şekli yönü, disiplinci topluma dönüşümün hareketlerini içeriyor. Kullanmayı düşündüğü kurumlar (valilik, yurttaşlar), mekanizmalar (ihbar) ve en önemlisi de referansları (muhafazakâr sözüyle bizi yolladığı dinsel alan), şeklin içeriğinin ne olacağına dair kestirimlerde bulunmayı mümkün kılıyor. 

Kim kimin emanetidir? 
“Emanet” ifadesi ve “anne-babaların duyguları, itirazları” da bu çerçevede geçiş terimi gibi duruyor. Çünkü emanet aslen kamu hukukuna özgü bir kavram değil: Ne öğrenci ne de başka biri başbakanlara ya da hükümetlere ya da parlamentolara “emanet”tir. Bir emanetten söz edilecekse, bu kurumlara en fazla “hukuka uyma görevi” emanet edilmiştir. 

Yurttaşların kurumlarla ve kurum temsilcileriyle ilişkileri hak ve yetki ekseninde tanımlanmıştır, bunun içinde emanet kurumu yoktur. Yurttaşların “emanet” olarak kavranabilmesi, haklarında ana-babalarının duyguları, itirazları hatırlatılarak bu tür tasarruflara yönelinmesi onların bir yanıyla reşit olarak kabul edilmemesini getirir. Toplumun ve bireylerin yöneticilere “emanet” kabul edilmesiyse yine teolojik devletler tarihinde gelişen yönetsel kavrayışlara ve kamu hukuku terimlerine yollamadır. 

Diğer terimlerden valilik, mülki idare sisteminin tüm unsurları demek. Vatandaş ise en azından kendisine güvenen ve kendisinin güvendiği seçmenleri, yüzde 50’yi teşkil ediyor. Sonuncu ihbar edecek, birinciler işlem yapacak. Neye göre? Elbette hukuk. 

Bu anayasa bile karşı 
Küçük sorunlar var: Mevcut hukuki yapılanma buna engel. Reşit bir bireyin yasada belirtilenler dışında yaptırımlara uğratılması mümkün değil. Türkiye’de (ki evlileri ilgilendiriyordu aslen) zina suç olmaktan çıktı. Yeniden suç haline getirilebilse bile, öğrencilere uygulanması için “zina” suçunun evlilikle bağının koparılması gerekir. Bunun için çıkarılacak bir yasa ise (en azından) reşit kişinin kendi bedeni üzerindeki tasarruf hakkının yasayla sınırlandırılması demek olur; mevcut anayasa bile buna izin veremez. 

Evliliğin teşvikine yönelik politikalar, bekârlık aleyhtarı söylemler, bekârlıktan rahatsızlığa dayanan geleneksel tutumları seferber ederek hedefe ulaşma arzuları siyaseten hoşlanılmasa da anlaşılabilir şeylerdir; fakat bekârlığın ve bekarların tercih ve kararlarının idari (ve bu gidişle cezai) koğuşturma konusu yapılması “muhafazakâr” kavramı altında Sünni İslami hassasiyetleri okşayabilirse de “demokrasi” ve “demokratlık” iddialarını havada bırakır. 

Kürtaj yasasında olduğu gibi ölümü gösterip sıtmaya razı etmek mi söz konusu bilmek imkânsız ama Başbakan aslında çıkışının ilk sonuçlarını almış durumda: Erdoğan’ın sözleri, arzuladığı hedefe yönelik ilk amacını söylendikleri anda gerçekleştirmiştir. Bundan sonra öğrencilerin ev bulması zor, karışık cinsiyetli halde bulması imkânsıza yakın olur. Eve girip çıkanların üstünden gözünü çekmeyen yurttaş ise artık Başbakan talimatına uyan makbul yurttaşa dönüşmüştür, en geç dün itibariyle. 

Muhbir vatandaş 
Erdoğan “biyopolitikası”nın hedeflediği disiplinin gözetleme fonksiyonu böylece tek tek her yurttaşa havale edilmiş oluyor. Bu ilk havale de değil. Gezi vakası boyunca tencere tava çalanların komşular tarafından izlenip dava edilmesi davetinin üstünden daha birkaç ay bile geçmedi. İki yıl kadar önce de eski iktidarların (özellikle 12 Eylül ve 12 Mart darbecilerinin) pek sevdiği “sayın muhbir vatandaş” yasası gündeme geldi. 

Erdoğan’ın doğrudan vatandaşa çağrıda bulunup üstünü devlet (ve bazen sivil toplum) kurumlarının tamamlaması talebi, onu demokratik bir parlamenter sistemin başbakanı olmaktan çok en son ünlü örneği Peron’lar olan Bonapartist karakterlere yaklaştırıyor: Yoğun popülist vaat ve kışkırtmalar ve inançlara selam çakan söylemler eşliğinde kitlelerin kalbini kazanmak, bu gücü söylemin içeriğine uygun biçimde kullanmaya yönelmek. İtirazları da düşmanlığa varan ahlaki ya da kriminal dışlama kavramıyla bertaraf etmek.

0 yorum:

Yorum Gönder