1 Eylül 2015 Salı

İki Numan Kurtulmuş’un farkı


HAS Parti'nin
 Numan Kurtulmuş'undan 
AK Parti'nin Numan Kurtulmuş’u 
çıkarsa, 
geriye bir deve kalır. 
Kalbi kırık bir deve. (Fil Dergisi, Ağustos 2015)

















Rıza Sarraf’a ödül verirken görüntülenince, “bu isme ödül vereceğimi biliyor olsaydım o karenin içerisinde yer almazdım” dedi. Bir şeyi kurtarmaya çalışıyordu. Telaşla söyledi Sarraf’ı tanımadığını; üzüntülüydü, az da kızgın gibi. Açıklamaları, kafadaki keli saklamaktan çok gösteren çalma saç gibi duruyordu. Şimdiyi değil, bir geçmişi kurtarmaya çalışıyordu. Makbul bir geçmişi. Yükseklerde bir imgeyi.
Yüksekten başladı hep. Siyasete Fazilet Partisi İstanbul İl Başkanı olarak girdi, 1998’de. “Milli Görüş”ün emektar kadroları, her şeyi dişleri tırnaklarıyla kazıyarak elde eden adamlar, Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının ihanetiyle dara düşmüşlerdi. Kaht-ı rical var gibiydi. Yine de bu üç kuşaktan şehirli cumhuriyet elitini sahneye yüksekten alsalar da, öyle kolayından yükseltmediler. 2001’de Fazilet Partisi kapatılınca Saadet Partisi’ne geçti. Hem İstanbul İl Başkanı, hem Genel Başkan Yardımcısı’ydı. Hayli uzun zaman, başladığı yükseklikte kaldı, 2008’e kadar.

Söz vermeyi seviyordu
Makam mevki yüksekliğinden çok karakter, huy yüksekliği, yüceliği, kişiliğinin bir parçası gibi duruyordu bu dönemde. Nazik. Zarif. Sakin. "Siyaseti yakın hedefler uğruna değil, yüksek idealler uğruna yapmaya söz veriyorum. Sizleri hiçbir şart altında yalan söyleyip kandırmayacağıma namusum üzerine, inancım üzerine söz…"
Böyle diyecekti, kendisine umut bağlayan hatırı sayılır bir kümenin oluştuğu, HAS Parti’yi kurduğu ve yönettiği dönemlerde.
Tane tane, vurguları sindire sindire anlatıyordu. Güler yüzlüydü. Bilgiliydi. Profesördü. Lisans, doktora tezleri biraz kapitalist jargona kapılmış, biraz da tercüme kokuluydu ama olsun, Sezi Karakoç’u övünce böyle kusurlar geçiveriyordu. Siyaset yapıyor, siyasal gücü ilkesiz şahsi çıkar elde etme aracına, nefse çevirmeyeceğiz diyordu, firavun gibi. Karun gibi o gücü ekonomik güce de çevirmeyeceğiz. Ve Belam gibi dinsel bilgisel güçle o iki gücün peşine düşmeyeceğiz.

Yeni siyaset, yeni seyis
İktidardaki AK Parti’nin kadrolarında apronda deve kesme girişimiyle ufak ufak paçalarından sızmaya başlayan dünyevi hırsları görüyor, edep erkanla eleştiriyor gibiydi. Apronda deve kesmek ne, deveye farklı bineceğiz diyordu. Farklı bir siyasa, farklı bir seyis. Tam da Harunlar Karun olurken. Tam da  Yusuf’u zindana koyup bağın üzümünü kendi aralarında yerken. Tam da sarığı, cüppeyi, namazı, niyazı bu güçlerin hepsine ulaşacak şekilde gösterişten gösterişe koştururken. İnandırıcıydı. Erdoğan ve arkadaşlarının küresel eklemli, ılımlı pozlu İslam projesine tuzunu alıp koşmamıştı ne de olsa.
Erbakan ve talebelerinin ilkeli fakat büyümeyi de pek mümkün kılmayan dogmatizmine, kadroculuğuna hizmette kusur etmemişti. 2010’da Saadet kervanından da ayrılıp, kendi yoluna koyulmuştu. Dergaha düz odun getirmişti hep, fakat Tapduk Emre biraz bunamış mı ne, onu kovmuştu. Hasılı, baskıcı eskilerle ilkesiz yeniler arasında bir yol tutturmuştu. Buğdayın değil nefesin yolu. Eşitliği, adaleti her şeyin başı olarak vurgulayan insanlarla kadraja giriyordu, Mehmet Bekaroğlu gibi. Zeki Kılıçaslan gibi. Cem Somel gibi. Hayri Kırbaşoğlu gibi. Cihangir İslam gibi.

Buğday da nefes de hazır
O hazır bulanlardandı. Kültürü, eğitimi, İslamcılığı, siyaseti. İslamcı siyaset kültürünün şehirli bir versiyonunu evine hazır buldu. Sonradan görme değildi yani. Dedesi, “latin harfleriyle ilk Amentü şerhi”ni yazmıştı, cumhuriyet elitiydi. Gaziydi. Babası İlim Yayma Cemiyeti’nin faal çalışanı, haftada bir halka ücretsiz hizmet veren fedakâr bir hekim, Erbakan’ın da yol ve sohbet arkadaşı. Sermaye kuvvetliydi. O kuvvete uygun yükseklikten başlamamıştı belki de, ama alçakgönüllülük de karakter yüksekliğinin bir görünümü olarak pozları arasında vardı.
O yıllarda hep Erdoğan’la kıyaslandı. Tüm huyları, Erdoğan’ın zıddı gibi görünüyordu. Onun “Kibriya” eleştirisinin hedefi Erdoğan gibiydi. Erdoğan onu davet edip HAS Parti imha olunca, tartışma bitti. Danışıklı dövüşten kuşkulananlar bile oldu.
Öykü, hazır bulan şehirliyle zorla alan sonradan-şehirli arasındaydı. Fatih-Harbiye karşıtlığı biliniyordu ama yeni bir öykü yürüyordu ve Fatih-Kasımpaşa epizodu henüz yazılmış değildi. Erdoğan, çocukluğundan dâhil olduğu hareketin tüm arzu ve heveslerini kendi kişiliğinde birleştirmiş bir siyasi pehlivandı. Kasımpaşa’ydı. Kurtulmuş ise kişiliğindeki arzu ve hevesleri harekete dâhil olarak gerçekleştirmek isteyen bir şehirli Müslüman.
Fakat onun şehirliliği, siyasetin taşrasına göre taşralı kaldı hep, çünkü siyaset giderek taşranın merkeze yürüdüğü yer haline gelirken, merkez de kendini dışarıda buluyordu. Numan Kurtulmuş, o dışarıda mücadele etmeye fazla uğraşmadı. Sözünü, sözlerini unutup AK Parti saflarına katılıverdi. Üç kuşaktan şehirli bir Müslüman’ın sözleri kesildi oracıkta, birdenbire Ordu’dan AK Parti ile birlikte gelmiş biri belirdi sahnede.

Erbakan’ın beyaz yalanları
Siyaseti, her saniye farklı şeyler söyleme sanatı olarak algılama bir sağ anlayış, hatta bir yöntem. Türk sağı, İslamcılığın emektarı ve kurgucusu Necmettin Erbakan’ın beyaz yalanlarından çok şey öğrendi; fakat Erbakan beyaz yalanlarını pedagojik bir tutumla kullanıyorken, yanındakiler ve dibine düşenler her şeyden ve herkesten önce kendi inandıkları bir gerçekmiş gibi algılıyordu. Hâlâ da öyleler. Yalanı bu kullanma biçimi, onların sürekli birbirine zıt şeyleri, aynı inançla yapma kabiliyetiyle donatıyor ve buna da siyaset diyorlar. Gün geçtikçe beyaz yalanların yerini kara yalanlar da alıyor ya, neyse…
Erbakan dogmatizmi, Erbakan paternalizmi, Erbakan popülizmi hep din terazisinden geçmişti, yeniler, yenilenme hareketini başlatanlar, dini de siyaset ve küresel ekonomi terazisinden geçerek yürüyorlardı. Bu yol ayrımında Numan Kurtulmuş, yeni taktikler, yeni müttefikler, yeni hedefler, yeni ufuklar diyen yenilikçilerin değil, hepsine razı gelse bile temel prensipten ayrılmak istemeyen eskilerin yanında kalacaktı. “Başarı”yı, yani parayı değil, prensipleri seçenlerdendi görünüşe göre. Yeniler, gözü aç seyislerdi. Kurtulmuş gözü tok dergâh bekçisi. Adını anmayı pek sevdiği “dergâha eğri olmayan odun” getirecek derviş Yunus… Fakat, öyle ya, ikisi de evde hazırsa, evde hem buğday, hem de nefes küflenecek kadar çoksa, kim niye uğraşsın ki 40 yıl? Geriye, yolsuzluklara, hırsızlıklara dair kadrajlardan uzak durmak kalıyor: İki yıldır her gazetede her gün resmi çıkan Rıza Sarraf’ı tanımayacak kadar saf olamaz bu çağın ne şehirlisi ne taşralısı, fakat karşısındakini buna inandıracağına inanacak kadar saf olabilir.

‘Deveyi aldatan bizi de aldatır’
Saadet ve özellikle HAS Parti'nin Numan Kurtulmuş'undan AK Parti'nin Numan Kurtulmuş’u çıkarsa, geriye bir deve kalır. Kalbi kırık bir deve. Mesel, İmam Buhari'ye atfedilir:
Bir adam, hadis kaynağı olarak ünlenir. Büyük muhaddis İmam Buhari, adamın dağarcığından yararlanmayı umar. Gel zaman git zaman adamı bir tutam otla devesini çağırırken görür. Deve gelir, adam otu vermez. Buhari, ondan duyduğu hadisleri araştırmayı bırakır. Sorarlar. Söyler: “Devesini aldatan kişi bizi de aldatır. Böyle birinden hadis alamam.” İmam, devenin kalbindeki kırığa konuşmaktadır. Deveyle duygudaşlık, kuru bilgiyi olgun bilgeliğe çevirir; bu bilgelik bilgiden vazgeçme cesaretini içerir, hem de ömrünü adadığı bilgiden: Bir hadis uğruna ömür veren Buhari, belki iki, belki beş, beki on sahih hadis ihtimalini çöpe atar. Hileli bilgi, hilesiz cehaletten iyidir. "Deveyi aldatan bizi de aldatır."



0 yorum:

Yorum Gönder