21 Nisan 2015 Salı

Siyasetin şiiri, şiirin siyaseti


HDP’nin seçim bildirgesi hakkında değil aşağıdakiler, bildirgeyi dinlerken, salonda dururken, aklıma gelenlerin, aklımda uçuşanların az genişletilmiş hali.

Önce, ilk önce, “Büyük İnsanlık” lafını duyduğumda, şiire gitti aklım. İster istemez. 12 başlıklı bildirge, sayıların mistisizmine bir gönderme mi? Kim bilir. 12 İmam, 12 kabile… Belli mi olur, hayli ince ince düşünülmüş bir metin elimdeki, kulağımdaki.
Şiir, edebiyatçıların sosyal, siyasal yükleri yüklenmekte tereddüt etmediği zamanların şiiri. Müzik eşliğinde, sol-sosyalist tahayyülleri, arzuları güçlendirmiş, beslemiş, tahrik ve tatmin etmiş bir şiir. “Büyük İnsanlık”, bir de, “yer”i, “ülkesi” olmayan bir şiir. Gemi, dünya zaten. Enternasyonel de değil de, evrensel bir şiir. Siyasal bir şiir elbette. Bildirgedeki politik cümlelerin arkasında, kozmosta algılanan kesintisiz mırıltı gibi, şiir de algılanıyor.


Büyük İnsanlık
Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
                                        tirende üçüncü mevki
                                        şosede yayan
                                        büyük insanlık.

Büyük insanlık sekizinde işe gider
                                        yirmisinde evlenir
                                        kırkında ölür
                                        büyük insanlık.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
                                        pirinç de öyle
                                        şeker de öyle
                                        kumaş da öyle
                                        kitap da öyle
            büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
                                        sokağında fener
                                        penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
                                        umutsuz yaşanmıyor.

Nazım Hikmet, 7 Ekim, Taşkent, 1958

*
Salonda Kürdî duruş, koltuklardaki kadınların giysileriyle yayılıyor. Ne bildirge, ne sunucular, ne de Figen Yüksekdağ ile Selahattin Demirtaş’ın söylemlerinde “Kürdî” vurgular var. Şarkılar, Kürtçe şarkılar, Kürt siyasal hareketinin mücadelesiyle özgürlüğüne ilk kavuşan Kürtçe şarkılar var elbette, artık özgür olduğundan emin şarkılar.
*
Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ salona neşeyle giriyor. Onlar girerken salonun neşesi, coşkusu katlanıyor.
Güler yüz ve neşe.
Figen hanım ve Selahattin beyin siyasal sahneye getirdikleri güler yüz ve neşe, bildirge kadar güzel… Diğer partiler geliyor akla. Durmadan konuşan, bağıran, parmak sallayan, kaş çatan, kaş kaldıran adamlardan müteşekkil partiler.
Sadece iki parti var değil mi: Hiç susmayan, bağıran sinirli adamlar partisine karşı güler yüzlü kadınlar, adamlar, gençler, çocukların partisi...
*
Bildirge, “kadın”la açılıyor. Salondaki kadınların coşkusu eşliğinde. Yüzde 50. Toplumun yarısı. Aslında bu sayısallaştırma bile tuhaf kaçıyor, toplumun “toplum” olması için gerek şart. Kadınlara ilişkin bölüm, kadınların alkış, slogan ve zılgıtlarıyla karşılanıyor. Kürt siyasal hareketinin Kürdistan’da yol açtığı dönüşümün en önemli yönü, en önemli yüzü, yanı, kadın özgürleşmesi ve özgürleşen kadının siyasal sahneye taşıdığı beceri ve enerji. Salonda okunan bildirge, salonda yazılıyor yeniden.
*
Peşinden genç. Peşinden gökkuşağı. Peşinden çocuk. İlk dört bu. Temel kare. Etnik isimler, mezhebi isimler öne çıkmıyor. En az “Kürt” diyen bildirge bu mu? Belki de… Bunun yerine etnik, dinsel vs kimliklerin vurgulanmadığı bir anayasanın eskizi bildirge. Dolmabahçe’de okunan 10 maddeli prensip cümlelerinin daha da açıklanmış, açımlanmış hali.
*
Bildirge, “liberal”, “neoliberal”, “kapitalist”, “kapitalizm”, “sol”, “sosyalizm”, “devrim” filan demiyor. İsimlere girmeyince, jargon dolu bir metin değil, prensipler, teklifler ve modeller var. Eş başkanlık. Eş başbakanlık. Kadın meclisi. Gençlik meclisi. Öğrenciye destek. Hastalığa karşı güvence… Bildirge dili, sahnedeki liderlerin kendisi ve dili kadar genç ve neşeli. Çalışma saatinin 35’e düşmesi, vicdani ret hakkı, güvenceli yaşam, doğanın korunması… Asgari ücret…
En büyük alkışı, Kobani’de savaşan kadınların ardından, özerklik ve vicdani ret hakkının alması...
Başkanlığa, sultanlığa, tek adamlığa, koltuğa yapışıp gitmemeye dair sözlerin aldığı alkış da, “işbirlikçi” söylemlerinin cevabı…

*
Sorulara geçince, en erken gelen soru: Kaynağınız ne?
Sarayı kapatırız esprisinin peşinden, “Silahlanmayı, güvenlik harcamalarını kısacağız.” Filan.
Şu yavşağın yavşağı "Kaynağınız ne" sorusuna cevap vermeyi reddeden siyasetçiye iki kere oy vereceğim.
Su başını tutanlar, susuza nasıl su vereceksiniz diye soruyor, özetle. Siyaseti, sözüm ona “ekonomi”ye boğduran teknokrat aklı hırpalamak lazım ya, neyse..
*
“Eş başbakanlık olursa, uzlaşmazlık halinde kimin sözü geçecek?” Eh, kadın “kotası”nı bile kavramakta zorlanan bir iklimde, büyük acanslar neyi soracak? Cevap, Figen hanımdan: “Tabii ki kadının.”

Salondayken daha koalisyon meselesi geliyor aklıma. Anti-koalisyoncu söylemler. Bu seçimin yürürlükteki manipülatif söylemlerinden biri.
En çok duyduğum manipülasyon, HDP’nin iktidar partisiyle koalisyon yapmayı planlaması...
Hatta zaten yapmış olduğu. Zaten yapmış olduğu fikri, barajı aşamayacağı fikrine dayanıyor. Madem barajı aşamayacaklar, niye parti olarak girdiler sorusu eşliğinde. Aslında ortada bir akıl yürütme değil, peş peşe sinirli cümleleri salvolayıp, ağza laf tıkma şampiyonası var. Asıl soru sorulmuyor: Yahu, bir siyasal parti niye seçime parti olarak girmez de, hep aynı civardaki sınırlı sayıda milletvekiline razı olur?
Gerçekten de, HDP’nin ve önceli Kürt partilerinin parlamenter temsile fazla önem verip, adaletsiz barajı parlamento dışında kalarak yıkmakya çalışmamaları, kuvvetle eleştirilecek bir yan olabilirdi. Fakat orada değiliz, yanlışın, yani bağımsız adaylarla sınırlı sayıda milletvekiline talim etmenin doğru sanıldığı yerde, tersini konuşmaya girişmek kolay değil.
Şimdi barajı aşacaklarsa eğer, ilk manipülasyon, yani zaten iktidar partisiyle Meclis’e girmemek üzere anlaşmış olduğu teorisi çökeceğinden, ikinci manipülasyon, “zaten girince de birlikte Anayasa’yı değiştirecekler” kâhinliği devreye sokuluyor. İkisi birbirini çürüten bu manipülasyonlar, “koalisyon” fikrinin kötülüğü üzerine kurulu; koalisyon kötüdür, HDP kötüdür, AK Parti kötüdür, HDP-AK Parti koalisyonu zaten daha da kötüdür.
Bu “koalisyon” düşmanlığı, sadece muhalefetin bir hastalığı değil. İktidar da, “istikrar, güçlü hükümet” söylemleri eşliğinde “koalisyon” öcüsünü gösteriyor.
Koalisyon düşmanlığı, aslen “siyaset” düşmanlığı anlamına geliyor. Çünkü “koalisyon”lar, siyasal uzlaşmalarla kurulan yapılar olarak, siyasetin en yüksek düzeyde kendisini gösterdiği siyasal sahneyi oluştururlar. Koalisyonların “istikrarsızlık” demek olduğu, ya da kötülükleri davet ettiği iddiaları, siyasetin kötü bir şey olduğu kabul edilmedikçe, söylemesi zor şeyler. Hiç konuşmadan, şansölye Merkel’in Almanyasına işaret etmek bile yetebilir “istikrarsızlık” ve onun kötü sonuçlarının boş laflar olduğunu gösterebilmek için.
Hasılı, "Koalisyon kötü" demek, demokrasi pek de şart değil demenin bir başka yoludur. "Uzlaşma kötüdür" diyemeyen utangaç diktacıların argümanı. Çünkü “uzlaşma” yoksa, “siyaset” de yoktur.
*
Yıllardır, Kürt siyasal hareketinin parlamenter yapılarına bir öğüt verilip duruldu: Efendim, önce, siz, bi zahmet, yani, gecikmeden, hemen, bi Türkiye partisi olun. Türkiyelileşin.
HDP çıkınca da bu söylendi. “HDP Türkiyelileşmeli.”

Bugünden sonra şöyle demek daha iyi aslında:

Türkiye HDP'lileşmeli.

0 yorum:

Yorum Gönder